...BAZI GÖZLEMLER :
17 Ağustos depreminden sonra, “Artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak” sloganının dile getirdiği içten talep, yükselen bir “toplumsal sinerji”yi de belirliyor. Aynı süreçte Devlet ile birey arasındaki anlaşmazlıkların çağdaş bir ‘antlaşma’ ya dönüştürülmesi talebi belirginleşiyor. Artık herkes görüyor ki; Türkiye’de birşeyler değişecek ise, bu bilim ve demokratik katılım doğrultusunda gerçekleşecek. Durumumuz açıkça, bir musibetin bin nasihata bedel olduğu bir durum.
Bu yazıda, beklenen değişim sürecinde kent yönetimi, planlama ve mimarlık açısından nelerin yanlış olduğunu sorgulamak ve neler yapılabileceği konusundaki bazı düşünceleri tartışmaya açmak istiyoruz. Yanılgılardan öğrenerek gelişebilmek ve koşullarımıza uygun çözümler üretmek, işimizi artık çok daha iyi yapmak zorundayız.
İnsani, toplumsal, sağlıksal ve psikolojik kayıp ve acıların bir daha yaşanmaması dileğimizi belirterek ve o “yaraların sarılmasını” uzmanlarına bırakarak, tartışma konumuzu daha çok fiziksel çevre düzleminde tutacağımızı belirtelim. Açıkçası, insani düzlemde yapılabilecek sayısız işi tartışmak da başlı başına dehşetli bir konu.
Artık biliyoruz ki, veya acı bir deneyle öğrendik ki; Türkiye, bundan böyle bir “deprem gerçeği” ile yaşayacak… Belki de bu, zaman zaman övündüğümüz “Kıtalararası Köprü” olmanın jeolojik bedeli! Ama bu arada gerçekleştirmek zorunda olduğumuz değişim ve yeniden yapılanma sürecini tartışabilmek için durumumuzu bir kez daha gözden geçirelim…
Cumhuriyet tarihi, belki Kurtuluş savaşından bu yana Türkiye’nin tek defada bu denli etkilendiği bir yıkım yaşamadı. ( Olay Türkiye’ nin gelişmiş Batısında, bir anlamda “göz önünde” cereyan ediyor; Ülkenin üretim gücünün üçte birini içeren Bölgenin kişi başı ulusal geliri: 7000 USD; Okur-yazarlık, sanayileşme ve toplumsal örgütlenme en yüksek düzeyde). Depremin 45 saniye vurduğu bu alanda;
75 bin çeşitli derecelerde - 25 bin ağır, 30 bin orta ve 20 bin hafif olmak üzere- hasarlı bina…(Gerçeklerin, bu resmi rakamların en az dört katı olduğunu ne yazık ki görerek öğreniyoruz), 10 milyar dolar maddi kayıp, 20 bine yakın ölü, 40 bin yaralı var…
Biz biliyoruz ki, bu kayıplar o 45 saniyenin değil, son 45 yılın bir marifeti. Yani, sizin bizim ilgisizliğimizin, bilgisizliğimizin, beceriksizliğimizin, yanılgılarımızın sonucu. Biliyoruz ki ilk olmayan bu felaket sonuncu da değil.
Henüz yaklaşık sayılarla ifade edilen bu kayıpların tam olarak nicel ve nitel dökümüne ulaşamadık. Bu arada, bu konularla da ilgilenen var mı bilemiyoruz. Ancak, artık bu bilgileri döküp, medyada yayınlanan tekil, dramatik öykülerin ötesine geçmemiz gerekiyor. Yıkıma uğrayan kesimin toplumsal yapısı nedir, nasıldır? Aile büyüklükleri, aile yapıları nasıldır, gelir grubu, yaş grubu yanısıra insan profili nedir? Öğrenci, üretici, emekli… Parçalanan ailelerin durumu nedir? Tekil sosyal yardımlaşma çabalarının ötesinde; toplumsal anlamda neler yapılacağını planlayabilmek için bu bilgilere ihtiyaç yok mu? Yeniden yapılanacak yerleşmelerin gerçek kentler olabilmesi, örgütlenme sistematiğinin kurgulanabilmesi, katılım modeli oluşturulabilmesi için… (Ne yazık ki bu satırların yazıldığı günlerde,-Eylül 99- aradan bir ay geçmesine karşın, aranan kayıpların listeleri, resimleri hala yıkık duvarlarda çoğaltılmış fotokopilerde, kimsenin aklına yaralıların bir dökümünü ve bulundukları hastaneleri doğru düzgün yayınlamak, örneğin internet’e girmek gelmiyor).
Ayrıca yıkılan yapılarda fiziksel profil nedir? Tekil konut, apartman, ikinci konut, sanayi yapısı, eğitim-sağlık yapısı… gibi bir dağılımı ve bu yapıların mülkiyet durumlarını da bilemiyoruz. Bu arada hepimiz amatör jeologlar olduk ama jeolojik bilgiler yanısıra, yeni bir fiziksel planlama için bu bilgilere de ihtiyacımız var.
Ne var ki biz, değil kayıplarımızı ve kayıplarımız sonrasını, normal durum profilimizi bile bilemiyoruz. Devlet İstatistik Enstütüsünden, 2000 yılı nüfus sayımında, insan (kafa ?) sayısının ötesinde, gerçek bir toplumsal profil çalışmasının da yapılacağı söyleniyor. Türkiye’ de yapı birikimi, yapı stoku nedir? Ne kadarı yasal, ne kadarı kaçaktır? Kullanım alanlarına, coğrafi dağılımına, niteliklerine, mülkiyet dağılımına göre… bu yapıların dökümünü belki ancak yeni yüzyılda öğrenebileceğiz.
Bu bilgilere tam olarak ulaşmadan düşünmek, çözümler öne sürmek “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” çok doğru değil. Belki Türkiye’ de gerçekten söylendiği gibi konut sorunu değil, konut dağılımı sorunu var. Belki tüm insanlarımızı güvenli, sağlıklı barındırabilecek, yaşatabilecek bir yapı birikimimiz var. Ama, göç nedeniyle veya spekülasyonlar sonucu, olması gereken yerden “başka” yerlerde bu stok.
Cumhuriyetten bu yana artan bir hızla yapılar yapıyoruz. Anadolu, tarihin sıfır noktasından, bomboş doğal çevreden bugüne sürekli artan bir hızla yapılandırılıyor! 45 yıl öncesine kadar bu topraklarda üretilen toplam yapı kadarını belki bugünlerde her yıl inşa ediyor Türkiye… Ne orman, ne su havzası, ne doğal tarihsel sit ne de fay kırığı dinlemeden; gelecek kuşaklar için, doğanın kendini yenilemesi için rezerv alanlar bırakmadan… Bu ivmenin yayılımının tarih içinde dağdan ovaya, içeri bölgelerden kıyıya ve doğudan batıya doğru olduğunu kaydedelim. Türkiye sürekli yapılaşıyor. Ama hep aynı yerlerde sıkışarak.
Bir çok nedenle yapılaşıyor. İki esas yorum söz konusu burada:
Yapma, üretme, dönüştürme telaşı ve çabası, ulusun, hızla “muasır medeniyetlerin seviyesine ulaşma”, kalkınma talebinden kaynaklanıyor olabilir. Ulusal ve bireysel kalkınma, zenginleşme hatta daha öteye gidip “köşeyi dönme” talebinden. Kimilerine göre “Modernleşme” budur, geleceği yıkıla yıkıla kuracağız. Bilimsel bilgiyi ve tarih bilincini yadsıyan bu görüşe katılamıyorum. Hızlı, kolay, içeriksiz, denetimsiz ve biçimsel bir yapılaşma bu. Üstelik biliyoruz ki bir yapılar yığını, her zaman kenti, kentliliği, kent örgütlenmesini oluşturmaz. Herşey öyle çabuk ve eğreti olmuyor işte…Örgütsüz sistem kolay çöküyor.
Bu yorum; denetimden çıkmış yapılaşmayı oldukça saf ve iyi niyetli bir isteğe bağlayarak tanımlıyor. Yani neredeyse, Japonya-Kore enerjisi var Türklerde… Biraz bilgi, biraz denetim herşeyi çözer gibi.
Yapı yapma enerjimize değin diğer yorum biraz daha acımasız, fakat galiba daha yaygın bir doğruyu vurguluyor: Bir an önce bir toprak parçası çevirip üstünü örtme, sahiplenme ve rant oluşturma talebindeki bireysel çabadır yapılaşmanın dinamiği. Bunun gibi Türkiye ekonomi politikası, makro düzeyde de toprak üzerinde (kent toprakları üzerinde) rant elde ederek biriktirilen sermaye üzerine kurulmuştur. “Zenginlikler ve de fakirlikler spekülasyon sonucudur.”
Her iki yorum da sonucu değiştirmiyor:
Toprağı; özellikle kentsel ve metropoliten olanını olabildiğince hızla, “dibine kadar” kullanmak, dönüştürmek, sömürmek ve belki uzun vadede Türk göçerleri gibi orayı kirletip tüketip başka biryerlere kaçmak… Metropole daha bir yıl önce gelen taksi şöförü bile, trafiğe bakıp, “buraları terkedeceğini” düşünmüyor mu? Son dönemlerde Akdeniz-Ege kıyılarına kaçanlara bakınız! Ama işte bazen toplumsal, bazen yapısal, bazen de doğal tıkanma kentsel sömürünün sonsuz olmasına izin vermiyor.
Haliç bitti- daha doğrusu sömürüldü, tüketildi, terkedildi ve geriye bir pislik yığını bırakıldı. İzmit Körfezi de bitecekti, biliniyordu, işte bitiyor. Adapazarı’nın bataklıktan kazanılan tarım toprakları da, patates tarlaları da hızla dönüştürüldü sanayinin kısa dönem verimliliği uğruna. Bursa’nın meyva bahçeleri de! Kırk yıl önce bile, İstanbul’da iki Çekmece gölü arasının, bu arada Avcılar’ın jeolojik açıdan sakıncalı olduğu, heyelana açık olduğu biliniyordu. Tüm o bölgeyi dolduran 10 katlı yapılar bir yana, İstanbul Üniversitesi Kampüsü’nün orada ne işi var? İstanbul Üniversitesinde yerbilimleri ile ilgili kimse yok mu? Konuşmak, jeologların akıllarına depremden sonra mı geliyor?
Bilimde duyguya yer yok…Doğada da!
Koskoca ülkenin sanayi yapılarının yarısının dip dibe Doğu Marmara’ya yığılmasının nedeni tartışılmamalı mı? Deniz kenarlarına, deniz kenarı kalmazsa denizden kazanılan dolgu alanlarına “sıfır deniz” tepe tepeye beş-altı katlı yapıları dizmenin anlamsızlığı irdelenmemeli mi? Kumburgaz’ı, Silivri’yi, Antalya’yı, Mersin’i düşünmemeli mi? Bu korkunç yapıları yapanlar kadar alanlar da sorumlu değil mi? Hepimiz bu saçma, tüketici yapılaşmanın en azından suçortağı değil miyiz? Modernleşmenin yalnızca görün-tüsünü benimsemedik mi? Ya emeklilere, küçük tasarruf sahiplerine, “kendilerinin ve çocuklarının geleceklerini garanti altına almak için mülk edinmek”ten başka seçenek sunamayan ekonomik sistemi; sosyal güvenlik sistemini, miras hukukunu sorgulamayalım mı?
Birşeyleri değiştirebileceksek, en azından bunların farkında olalım, ona göre değiştirelim diyorum.
…BAZI ÖNERİLER:
Bugüne dek yapılan önerileri kısaca gözden geçirelim:
Bundan böyle acil pilav yeme telaşında olanlar biraz da planlama önerenlerin sözlerine kulak versinler. (örn. “Bir kaşık pilav için” Ertuğrul Kürkçü, Radikal, 29 Ağustos Pazar). Bu konuda fazla yoruma bile gerek yok.
Büyük kentlerimizde her yerel seçim öncesinde kaçak yapılaşmaları kabul eden; ancak “bana bunları yıktırtamazsınız” diyen başkan adayları deprem yıkımlarının en azından suçortağı değil mi? Her dönem yeni uyduruk imar planlarıyla yapılaşma haklarını arttırmıyorlar mı? Bu süreçte üzerine ek kat çıkılan yapıların yüklenme direncini kim denetliyor?
Bundan böyle nüfusu 2000’ i geçen her belde, bir günde Belediye olmamalıdır.Yeni kurulan her Belediye, ilk iş olarak yeni bir imar planı üretiyor, yollar açıyor, gereksiz imar hakları ve kat arttırımları veriyor; altyapıyı, doğayı, çevreyi düşünmeksizin… Bunca küçük yönetim birimlerinde yetkin teknik personel istihdam etmek de olanaksızdır; planlar yöre ile ilgisiz bir tür müteahhit bürolara yaptırılır. Zaten bunca yerel yönetim bünyesinde plancı, mimar, mühendis, çevreci, jeolog istihdam etmek de olanaksızdır. Tüm yönetsel planlama ve örgütlenme sistemi, daha çok yapılaşma üzerine kuruludur. Böylece, her yeni yönetim birimi ile biliyoruz ki sürekli yeni rüşvet kapıları da açılmaktadır.
Yıllardır, sayısız sorun yarattığı bilinen ihale sistemi artık değişmelidir.
Yapı güvenliğinin önemli ayaklarından biri olan yapı sigorta sistemi elbette bir an önce kurulmalıdır. Böylece kıt ulusal kaynaklar bireylere; haksız yoldan para kazanan yapsatçıların neden olduğu kayıpların sigortası olarak Devlet tarafından, dağıtılmamış olacaktır. Her yıkım sonrası elbette Devletin yapması gereken sayısız katkı var; ancak, Devletin neyin niçin garantörü olduğunu sorgulamak gerekmez mi? Ben de, birey olarak sormak hakkına sahibim herhalde, neden sayısız denetlenebilir girdi, sayısız yalan ve yanlış sonucunda oluşan kayıpları ben ödeyeyim? Neden yapsatçıların garantörü ben olayım?
Bunlar ve benzeri sorular, öneriler özellikle deprem sonrasında çokça dile getirildi; bakalım işe yarayacak mı? Yukarıda yaptığımız saptamalar doğrultusunda bunlara yeni öneriler eklenebilir. Bunların bir bölümü neredeyse hiç gündeme gelmedi:
Her anlamda hızla tıkanan Marmara bölgesi artık olabildiğince rahatlatılmalı, boşaltılmalıdır. Kentsel sistem, sanayi sistemi, ülke düzeyine dengeli olarak dağıtılmalıdır. Ülkenin başka bölgelerinin beklediği altyapı ve sanayi yatırımlarının “üretici-karar vericileri” de artık bu zorunluğu algılayabiliyorlardır umarım.
Marmaraya yığılmanın ödülü; ucuz altyapı, ucuz işgücü, değerli ( yani bir üretim krizi döneminde güvenceli ) arsa, ucuz enerjidir… Evet ama “bir koy on al” dönemi artık bitmelidir. Türkiye’de bu kolay yoldan yeterli sermaye birikmiştir. Sanayi ve ona bağlı kentsel yerleşimler artık yer değiştirmelidir. Verimli tarım topraklarını, kırılgan jeo-morfolojik yapıyı (bu arada fay’ ları) canına okudukları deniz göl ve akarsu kıyılarını terketmelidir. Böylece;
Daha güvenli yerleşim, daha dengeli ekoloji, daha verimli ve ucuz tarım, daha çok doğal rezerv alanı, daha az merkeze göç hatta tersine göç, daha az yüklenen altyapı ve sonuçta tüm ulus için daha dengeli bir kalkınma, daha dengeli refah ve mutluluk üretilebilecektir. Ne var ki bugüne kadar olanlardan da yeni kentsel düzenlemeler için yeterli ders alınmadığını görüyoruz:
Örneğin yeni kurulacak Adapazarı neden Doğuya değil de Batıya çekiliyor? Yalnızca jeomorfolojik veriler bunu açıklayabilir mi? Örneğin, yıkıntının tüm molozu neden gene Marmaraya dökülüyor; ve Marmara bunları bir gün gene üzerimize kusmayacak mı? Örneğin, okulları hasar gören öğrencilerin tümünü bir “Milli” eğitim müdürü neden İstanbul’a çağırıyor. Bu geleceğin daha büyük tıkanıklıklarının bir kışkırtıcısı değil mi? Yalnızca günü kurtarmaya yönelik bu çözümler “Büyük Türkiye” açısından bir çaresizlik itirafı değil mi?
17 Ağustos sonrası yakalandığı söylenen sinerji ortamında oluşabile-cek bir konsensüsden de yararlanarak, belirli yönetsel, yapısal düzenlemeler yapılıp temel kararlar alınıncaya kadar; Türkiye yapılaşma hızını yavaşlatmalıdır.Yanlış anlaşılmasın, gelişme hızını değil, tüketici, spekülatif yapılaşma hızını…
• Afet bölgesi yeniden yapılanması,
• Güneydoğu altyapısı ve kentlerinin yeniden yapılanması,
• Ulusal altyapı ve hizmet ağının düzene konması (eğitim, sağlık, vb…) projeleri,
• Gerçek ve planlı sanayi yapıları,
hariç;
Türkiye’ de 3-5 yıllık genel yapı yasağı ( dondurulması da denebilir) konmalıdır. Bir gerçekten yola çıkarak getirdiğimiz bu öneri; ekonominin lokomotif sektörü olarak inşaatı benimsemiş mühendis yöneticilerimiz tarafından, ekonomiyi yavaşlatabileceği gerekçesiyle eleştirilebilir. Ama yukarıdaki saptamalar da gösteriyor ki bu karar, spekülatörler hariç kimseyi dara sokmaz. Türkiye’de bugün bir iki kısıtlı alan ve sektör dışında kimse gerçekten ihtiyaç olduğu için yapı (ev, ofis, ticaret merkezi…) üretmiyor ki : Gecekonducu da, yapsatçı da, yazlık siteci de, Devlet de ( Emlak Bankası bile konutları açık arttırma ile piyasaya sürerek satıyor) konut veya ofisi bir meta gibi piyasaya sürüp kar etmek için yapı yapıyorlar.
Bu arada belki bir-iki yıllık kesin bir dondurmadan sonra, üç-dört yıllık bir geçiş döneminde, ancak çok az katlı yapılaşmaya (2-3 katlı) izin verilebilir. Çok katlı yapılaşma, bazılarının sandığı gibi bir gelişme ve modernleşme göstergesi değildir. Yalnızca bizlere öyle sunulmuştur. Bugün dünyada pek çok “modern ülkenin” kentleri, kısıtlı ve denetimli merkezi işalanları hariç (Hollanda, Danimarka, İngiltere, A.B.D. gibi) neredeyse yalnızca iki üç katlı yapılardan oluşuyor. Türkiyedeki gibi köy, kasaba, kent demeden; bitişik nizam 6-8 katlı, üstelik birçok yöne çıkmalı, balkonlu bir yapı düzeni herhalde dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Deprem bölgesinde; altı dükkanlı, asma katlı, çıkmalı çok katlı yeni yapıların neredeyse tümü tahrip olmuştur. Yıkım bölge-lerinde yaptığımız gözlemler; geleneksel bilgi birikimi ve malzeme ile yapılan orta kalite, az katlı eski evlerin tümünün ayakta olduğunu, tahrip görenlerin ise, en azından can kaybına neden olmayacak biçim ve oranlarda kısmen deforme olduğunu ortaya koydu. Ayrıca eski az katlı kent dokusu; fiziksel ( yol genişliği-yapı yüksekliği oranı, boş alan yeterliği, birbirinin üzerine yıkılmama gibi ) ve toplumsal düzeylerde felakete – görece – daha iyi direnmişti.
Burada, yerleşme modelinin yıkımdan etkilenmeyle nasıl yakın bir ilişkisi olduğunu görüyoruz. Zaten, çok katlı yapılaşma hakkı; rantı, dolayısıyla da spekülasyonu kışkırtıyor. Bu kısır döngüyü kırabilirsek ilk sonuç çok anlamlı olacaktır: Üzerinde daha az yapılaşma hakkı verilen arsaların fiatları düşecektir.
Bu da belki, uygar bir kentte olması gerektiği gibi daha sağlam bir altyapı, daha bol donatım ve hizmet yapısı, daha çok boş ve yeşil alan yaratılmasına ve en önemlisi kira öder gibi edinilebilecek konut-ların yapımına yol açacaktır.
Bu yapı kısıtlamasının diğer önemli sonuçları da şunlar olacaktır:
• Maddi güç ve ekonomik kaynaklar bir süre Afet bölgelerine ve Güneydoğu’ ya seferber edilebilir ve daha denetimli ve hızlı kullanılır.Bu cümleden olarak, Güneydoğu’nun da bir tür Afet bölgesi olduğunu tartışmaya gerek yok sanırım.
• Planlama, projelendirme, yapım, denetim mekanizmalarını tartış-mak, çağdaşlaştırmak ve yeniden yapılandırmak için zaman kazanılır.
• Tüm planların, ( ulusal, bölgesel, kentsel, imar) yasaların, örgütlenmelerin ve yönetmeliklerin gözden geçirilebileceği bir fırsat kazanılır.
Ayrıntı gibi ama, imar planı demişken hepimizin yıllardır seve seve yuttuğu bir saçmalığın da altını çizelim! Türkiye’de her zemin kat dükkan, her bina “çıkma”lı. Sözde Türk Evinin dokusu, cumbasının havası kentlerimizde de sürdürülsün diye konan bu masum (?) çıkma şansı herkes tarafından daha fazla satılık alan kazanmak için kullanılıyor. İstanbul Gökkafesin bile çıkmaları var!… Mühendislik veya imalat veya denetim uyduruk yapılınca, tüm yapı çıkmaları, binaya takılmış ek yükler gibi aşağı iniyor… Dünyada böyle bir hak yok. Bu çıkma adeti sona erdirilmelidir. Kentlerde insanları; pavyon-ların, kebapçıların, tüpgazcıların, atölyelerin üzerinde yaşamaya, uyumaya mahkum eden “zemin katlar ticaret için kullanılır” gibi eşi benzeri olmayan bir imar hakkından da vazgeçilmelidir. Böylece belki hem yapılarımız yere daha sağlam basar hem de dinamit fıçıları üzerinde yaşamamış oluruz.
1975’ den bu yana ( son imar afları dönemi, yeni deprem yönetmeliği dönemi ve hızlı-kaçak yapılaşma süreçlerinin üst üste çakıştığı bu çeyrek yüzyıllık zaman aralığı Türkiye’ nin en “acele” yapılaştığı bir dönemdir ) yapılan tüm yapılar gözden geçirilmeli ve tapusuz, planı ve projelerinde sorumlu imzası olmayan, altyapısız, filizli (binaların tepesinde bırakılan filizler onların spekülatif amaçlı olduğunun kanıtı değil mi? ), çatısız, sıvasız, doğramasız ( ne yazık ki, sahipleri bilmiyor ama bu izolasyonsuz, örtüsüz eksik yapılar hızla çürüyüp potansiyel mezarlara dönüşüyorlar ) tüm yapılar afet tarafından yıkılmadan insan eliyle boşaltılıp yıkılmalıdır. Yerleri kamuya devredilip ( zaten yüzde doksanının yeri kamuya ait değil mi? ) ağaçlandırılmalıdır…Bundan böyle, imar affı kavramı politik literatür-den çıkarılmalıdır…Bu öneri, çok radikal ve insafsız gibi gözüküyorsa, yeni bir depremi bekleyebiliriz…
Türkiye kentlerini yapılandıran yapsatçı sözde müteahhitler bir an önce kendilerine çeki düzen vermelidirler. Toplum gerçek müteahhitlik kavramıyla tanıştırılmalıdır. Son depremde “günah keçisi” muamelesi gören müteahhitlik eğer saygın, namuslu, masum bir meslek ise derhal örgütlenerek; aynı sıfatı kullanan sahte “mütahit”leri afişe etmeli dışlamalıdır. Kentlerimizi yapılandıran uydurma müteahhitlerin profili araştırılıp bizlere tanıtılmalıdır. Mahallenin bakkalı, kapıcısı, muhtarı, nalburu, kebabçısı mı… Kente yüzde doksanbeş dışarıdan gelmiş , genellikle hemşeri örgütlenmesi içinde çalışan, Belediye meclisinde kendi veya bir yakını yeralan yapı tekniği ve sanatından habersiz girişimci bir vatandaş mı? Eğer öyle ise, bu tür bir spontane örgütlenmeye bırakın teknik yetkinlik denetimi; mali, hukuksal denetim de olanaksız değil midir? Peki insanın, toplumun sağlığını ve yaşamını nasıl bunların eline teslim edebiliyoruz?
Bundan böyle ancak;
- Ticaret odasına kayıtlı,
- Maliyeye kayıtlı,
- Teknik yeterlik belgesini almış,
- Makina parkı ve sermayesi belirli bir düzeye ulaşmış, şirket kurmuş ve bir özdenetim sistemine (oda-birlik ) katılarak firmalaşmış,
Kişi-guruplar müteahhit olabilmeli; (herhalde kağıt üzerinde zaten öyledir!) bir sisteme bağlı olmadan, kaçak, denetimsiz çalışanların ise, insan ve toplum düşmanı olduğu açıkça ilan edilmelidir. Türkiye’de bu işi yapanların ancak yüzde birinin örgütlü ve kayıtlı olduğunu bilmek (ya da ölerek öğrenmek) dehşet verici değil mi? Bugüne dek müteahhit olduğunu zanneden veya iddia eden tüm vatandaşlar, biran önce yıkım bölgelerini gezmelidir. “Oralarda onlara sayısız dersler var.”
Teknik elemanların yetkinlikleri konusunda da durumumuzu tartışmalıyız. Mühendis, mimar yetiştiren yüksek öğrenim kurumlarımız, yeterli düzeyde yapı teknolojisi, strüktür eğitimi (bu arada her türden düzeyli eğitim) verebiliyor mu, yoksa yalnızca sayısal değer ve hesaplardan oluşan soyut ve karmaşık statik bilgileriyle mi meslek adamı yetiştirildiği sanılıyor? Gerçek bir şantiye stajı yapan kaç meslekdaşımız (öğrencimiz) var? Belki yeterli bilgi ve deneyimle donanmamış kişilere yüksek öğrenim diploması verilebilir, (aslında, ancak yeterli deneyimle donanmamış kişilere diploma verilebilir belki; çünkü bilgi, meslek içinde deneyim kazanmayı da içerir. Ama Türkiye’de yeterli bilgi ile donanmamış kişilere de diploma verildiğini hadi itiraf edelim) ama deneyimsiz mezunlara mesleği tek başına uygulama yetkisi asla verilmemelidir. Bilinen basit çözüm, meslek uygulama yetkisinin; meslekdaşlar tarafından kurulan örgütlerin (burada mimar-mühendis odaları oluyor) yapacağı yeterlik sınavlarıyla verilmesidir.Tıp’ta yeterlik sınavı gibi…
İnşaat sektöründe çalışan elemanların da tamamının asgari bir eğitimden geçmiş olması gerekliği ortaya çıkıyor. Yapı meslek liselerinin bir an önce yeterli düzey ve sayıya ulaşması gerekiyor. Basit bir gözleme göre; deprem ivmesi, yapı üzerinde, kaotik ve zincirleme bir etki yapıyor. Bazen, demiri, çimentosu, projesi düzgün bir yapı bile basit etriye işçiliği hataları nedeniyle tahrip olabiliyor. İşte anlık bir hata koskoca yapıyı böylece göçertebiliyor. Yıkılan yapılarda, inşaat yerindeki kötü, sağlıksız çalışma koşullarının etkisi de gözönüne alınmalı.Ta Mezopotamya’dan beri kullanılan ilkel inşaat yöntemlerinden (harç karma, elle beton dökme, elle sıvama…) artık vazgeçilmeli. Herhalde meslek odalarının artık bu konularda daha yapıcı çalışmalar yapması gerekiyor.
Kurulması gerekli olan bir kriz yönetim sistemi için de; teknik eleman-ların, onları yetiştiren bilim adamlarının, meslek örgütlerinin söyleyecekleri çok şey olsa gerek ( sivil toplum kuruluşlarının ortak kanısına göre ne yazık ki mühendis ve mimar odaları deprem sonrasında iyi bir sınav veremediler ). Kriz yönetimi örgütlenmesi içindeki görev alanları konusunda, bunca yıldır araştırma ve eğitim açılarından üzerinde durulmayan yeni yapım teknolojileri hakkında, prefabrikasyon hak-kında, kriz öncesi yapı stoğunun durumu hakkında meslek örgütleri derhal çalışmalar başlatmalıdır. Deprem sonrasında bölgedeki “prefabrike” yapıların neredeyse tamamının da çökmüş olduğu gözden uzak tutulmamalı. Kriz sonrasında geçici iskan için mobilize edilebilecek geçici yerleşim, hastane, okul gibi işlevler için prefabrike elemanların hazırlanması ve potansiyel yörelerde yeterli miktarda stoklanması hakkında, hasar tesbiti yöntemleri ve yetkileri konusunda…
Burada, bilemiyorum, mimarların, mühendislerin, meslek ahlakı ve etik sorunları ve tabi bozuk, kuralsız işveren ilişkileri de bir kez daha gündeme getirilmeli mi? Örneğin kontrolluk görevi veya T.U.S. (inşaatların teknik uygulama sorumluluğu ) konusuna verilen önemin azlığı (hiçliği?) itiraf edilmemeli mi? Teknik hizmetin bu yaşamsal aşamalarının işveren tarafından bir yasak savma, teknik eleman açısından da yalnızca bir imza atıp para kazanma aracı olarak görülmesi bile başlı başına bir skandal değil mi? Bugüne dek kaç yapımız için zemin etüdü yaptırabildik? Kaç yapımızın statik uygulama projelerini (kalıp planlarını değil) inceledik? Toplum yaşamının temel yapıları olan Hastane, Okul, İtfaiye yapılarının nitelikleriyle kaçımız ilgilendi? Kaç “iyi” mimar metropoller dışındaki yapıların niteliğine kafa yordu? Kısıtlı kırsal alan bütçeleriyle sağlıklı yapı yapılabileceği sorusu ile kaç meslek adamı uğraştı? Kaç kişi, ücret tarifelerinde indirimler yaptı?
17 Ağustosun hazırlıksız yakaladığı kesimlerden biri de herhalde mimarlar, tasarımcılar.
Kuramsal tartışmalara,eleştirilere ve hayali tasarımlar üretmeye pek meraklı meslek çevrelerimiz, üniversitelerimiz, gördük ki, afet sonrası asgari barınma birimi üretilebilmesi konusunda hiç çalışmamışlar. Öylesine ilgisiz kalmışız ki, deprem sonrasında medyada yayınlanan “prefabrik konut”ların tasarım ve inşa niteliğini görünce dehşete kapıldık. Bu yapıların ihale dosyalarına ve projelerine ulaşmak için çok zorlandık. Tanıdığımız hiçbir mimar, mühendis, inşaatçı ve ne yazık ki meslek odaları da konuyla ilgili değildi. Resmi şartname ve projenin düzeyine şaşırmamalı! Biraz daha çağdaşlaştırılmış bir “Afet Sonrası Geçici Barınma Birimi” tasarımı ve üretiminin ne denli önemli olduğunu görerek yaşadık. Böyle bir hazırlığımız olsa idi, çadırlar, çadırkentler dönemi yaşanmayacak doğrudan ASG. Barınma Yerleşimleri kurularak daha serinkanlı biçimde yeni kentsel yerleşimlerin nerelerde, hangi yöntemle oluşturulacağı çalışması başlayabilecekti.
17 Ağustos depreminde yıkıma uğrayan veya hasar gören enaz 75bin binanın ne sayıda konut içerdiğini ve parsel bazında mülkiyet paylaşımı sonucunda kaç mülkiyet biriminden oluştuğunu da şimdilik bilemiyoruz. Basit bir hesapla, yıkılan yapıların;
75.000 yapı x 8 birim-daire-hissedar = 600.000 birim-hissedar (çoğu konut) içerdiği söylenebilir (tapu kayıtlarında başka bir yöntemle yapılan bir çalışma da bu sayıyı doğruluyor). Bu yapıların hissedar maliklerine elbette yeniden yapılanma sürecinde yardım edilecek, yer gösterilecek ve bir biçimde konut veya işyeri sahibi edilecekler. Devletin yazılı olmayan bir tür sigorta sistemi şimdilik bunu emrediyor.
Yeniden yapılanma sürecinde; yapı parseli, yapı adası üzerindeki hatta kooperatif ve sitelerdeki karmaşık mülkiyet dokusu, (bu arada, hisse, miras ve intikal süreçleri nedeniyle de -yukarıda 600.000 hesaplanmıştı! ) büyük hukuksal sorunlar yaratacaktır. Bu durum göz önüne alınarak; depremde ağır hasar gören riskli yerlerin bir daha yapılanmaması için, bir daha aynı insanlar, aynı rastlantısal biçimde, aynı parselde örgütlenemeyeceği için, zaten yatay mülkiyet, yani çok katlı yapılaşmanın bundan böyle teşvik edilmemesi gerektiği için ve yıkılanlardan bir bölümü en az ikinci konut olduğu için (elbette tümünün tazminat ve yardımlardan yararlanma hakları saklı kalarak) tüm bu arızalı ve yıkık yapılar temizlenmelidir. Arsalar maliklere zaten yapılmakta olan yardımlar (ödemelere isterseniz istimlak deyin) karşılığı olarak kamuya devredilmelidir ve derhal ağaçlandırılarak bundan böyle yeşil alan olarak korunmalıdır.
Bilinebilen, bugüne kadar tanımlanabilen fay izlerinin ağaç-landırılmasından söz ediliyor. Sakin bir döneme kazasız belasız ulaşabilirsek, bundan daha anlamlı bir kampanya düşünemiyorum…
Böyle bir orman hattı Türklere yüzyıllardır evsahipliği yapan ve her fırsatta canına okuduğumuz Anadolu’ya çok anlamlı bir katkımız olacaktır.
Bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması için, her kentte birer yıkıntının da birer ibret anıtı olarak saklı bırakılması da, yanılgılarımızı yüzümüze vuran doğanın ve yaşamın acı bir uyarısı olacaktır…