İKİ YAKADA ÇAĞDAŞLIK YUNANISTAN’DA MODERN

Dr. HAYDAR KARABEY

Arredamento Mimarlık Ekim 1999


1930-1950’li yılların yayın kıtlığında, Türkiye’yi modern mimarlıkla tanıştıran en önemli kaynak şüphesiz önce Mimar sonra da Arkitekt dergileri idi. Bu yayınlar yalnızca modern mimarlığı değil, aynı zamanda yeni bir dönemin habercisi olan ürünleri (buzdolabı, çamaşır makinesi…) bilgileri, davranış biçimlerini; reklamlarında, makale-lerinde topluma tanıtmak gibi önemli bir “misyon” üstleniyorlar.
O dönem dergilerinde yapılan bir gezinti, modern ev kavramının tekil ve kaliteli örneklerinin de; kentleşmiş Türkiye’de ve özellikle belki mimarların kendilerini daha özgür hissettikleri banliyölerde görülmeye başladığının bir kanıtı olacak.
Doğrusu bir daha o dönemin modern mimari kalitesine – bu kadar yaygın olarak – ulaşılabildi mi bilemiyorum.
Gelişen Türkiye’de, artan yapılaşma hızı ( buna tam anlamıyla kentleşme diyemiyoruz ) ve birlikte gelen apartmanlaşma, iç ve dış mekanın, başka bir deyişle yaşam çevremizin hızla standart-laşmasına, yavanlaşmasına neden oldu. Burada Modernlikten bunu anlamıştık belli ki. Türkiye’nin yaşadığı bu hızlı yapılaşma döneminde erken modernist yapıların neredeyse tümünü yitirdiğimiz gibi, mimarlığımızın bir daha o ölçüyü ve düzeyi tutturamadığını, moderne yapılabilecek bir katkı fırsatını da kaçırdığını veya ertelediğini düşünüyorum.


“Komşu”da durum biraz daha farklı gibi gözüküyor.
Bu farkın nedenlerini irdeleyebilecek durumda değilim. Daha batıda olmak? Geleneğin baskısını daha az hissetmek? Daha sindirerek kentleşmek? İşleri daha ciddiye almak? Burada, daha çok, karşılaştırma fırsatlarından kaynaklanan bazı gözlemlerimi aktarabilirim.
Yunanistan’ın biricik metropolü Atina-Pire’yi ( buradaki İstanbul-Kadıköy gibi bir ilişki içindeler ) görmeyen bir Türk’e; oradaki fiziksel çevre ve mimari kaliteyi çok basit bir aritmetik formülle tanım-layabilirsiniz:
Ankara, İzmir ve Kadıköy’ü topla, bu toplamdan görece düzgün yüzde onu seç…


Daha ilginç olan; paralel ekolojileri nedeniyle, Yunan adalarındaki çağdaş mimari çevre ile bizim Ege-Akdeniz kıyılarındaki yapılaşmayı karşılaştırmak olsa gerek. Ekoloji yanısıra, hem bu coğrafyaların modern öncesi kentsel doku ve mimari karakterleri hem de üstlendikleri yeni ve ağır işlevlerin (turizm-ikinci konut ) benzerliği, bu türden bir karşılaştırmayı daha anlamlı kılyor.
Yunan adaları ve genelde kıyıları, turizm adına bizdekinden daha ağır bir yapılaşma baskısı altında, daha çok yapılaşmış da. Ancak orada daha tutarlı ve sürekli bir çevre algılanıyor, doğa daha az “kapatılmış”… Mimari ve çevre düzeni tasarlanırken daha az “kitch”e başvurulmuş. Salaş ya da “manikürlü” olsun, tüm doğaya daha bilinçle, daha sevgiyle yaklaşılmış. Ciddi koruma denetleme mekanizmalarının da işletildiği belli oluyor.
Eski kent dokuları da bütünden ayrıntıya; (duvar düzlemleri, renkler, kaldırım ve döşeme kaplamaları, aydınlatmalar, elektik direkleri, su saatlerinin yuvaları, pergolalar, kent mobilyaları…) ucuz ama çok daha bilinçle düzenlenmiş.
Belirli imar kurallarının uygulanmadığı söylenemez ama, çağdaş bir yapı yapmak isteyenin de önü belli ki; 80x120 pencere boyutları, dört metrede bir cephe kırılması, düşey cephe etkisi, bina tepelerine tavşan kulakları (Bodrum!), kahverengi doğrama, ahşap kafes, gibi sayısız saçma sapan koruma (!) kuralları ve kurulları ile kesilmemiş. Böylece de tuhaf bir neo-vernaküler doğmamış. Tüm kıyılarda eskinin mekansal veya biçimsel yorumlarını da içeren eli yüzü düzgün, yeterli sayıda çağdaş yapı ile karşılaşmak olası. Biliyoruz ki bu anlamda çok düzeyli ürünleri Portekiz’de, İspanya’da da bulmak olası (Alvaro Siza, Souto Moura mimarlıklarında…)


Bu türden çağdaşlık girişimlerine açık bir serbestlik, Ege’nin bu yakasında da riske edilmeli mi bilemiyorum… Yoksa burada çağdaş Akdeniz mimari egsersizleri için daha alınacak yol mu var?