İKİ YAKADA ÇAĞDAŞLIK YUNANISTAN’DA MODERN

Dr. HAYDAR KARABEY

Arredamento Mimarlık Ekim 1999


Değerli Akademisyenler, öncelikle artık öğretim üyesi olmamanın verdiği rahatlıkla daha az resmi, daha az soyut ve daha az sorumlu bir şeylerden söz edeceğimi belirtmeliyim.

Deyimlerde anlaşalım.
Biz “dışarı”daysak, siz “içeride”siniz.
Biz “profesyonel”sek, siz “amatör”sünüz. Böyle olmuyor.
Onun için, ben academia ve praksis diye niteleyeceğim söz konusu alanları izninizle.

Benim bu okuldaki sevgili hocalarımdan birinin, Mehmet Ali Handan’ın çok hoş bir cümlesi vardı. Handan, dönem icabı, değişen dünyaya uyum sağlayamayan bir yaşlı aristokrat İstanbul efendisi ve çok tatlı dilli birisiydi: “Biz, yüz kişiydik, birbirimizi tanırdık, severdik ve kollardık” derdi. O dönemi şöyle bir düşünelim: Türkiye'de 100 mimar var, ama tabii nüfus da belki 20 milyon; ondan sonra da dönemini anlatmaya girişirdi Handan; “Ekrem Muhittin Yeğen vardı, kırmızı Thunderbird’ü vardı, Fenerbahçe’ye giderdi, şurada konakta otururdu” falan diye.
Tabii öyle olduğu zaman aynı kişi hem İstanbul Planlama Müdürlüğünde çalışıyor, hem Akademide hocalık yapıyor, hem de diğer taraftan gidip Boğaz’da ya da Enerköy’de bir yalı veya konak projelendiriyor ve inşa ediyor. Bizler de bugün bunların hepsini birden yapmaya çalışıyoruz. Ama ne yazık ki artık başka bir dönemdeyiz. Bir sürü nedenle; buna ister uzmanlaşmak, işbölümü, ister “kültürel yırtılma” deyin, “yönetsel kademelenme” deyin; farklı alanlarda varolmaya çalışıyoruz. Zaten modern sistemin kendisi bunu gerektiriyor. Dolayısıyla şu gerçeği kabullenmek zorundayız. Academia’yla Praksis, birbirinden ayrışmıştır. Bu ayrışmanın uçlarına konumlar olarak bakmak mümkün; ama bir yandan da bunların nasıl bir işbirliğine gideceğini tartışmak da mümkün.

Tabii ki işbirliğini tartışmadan önce, bu ayrışmanın bazı sonuçlarına bakmak gerekir. Acı bir gerçek olarak veya sonuç olarak academia, kendisi de şikâyet ettiği gibi bir miktar kendisini yenileyememekten, bir kısırdöngünün içinde bulunmaktan, aynı bilgileri sürekli yeniden üretmenin sıkıntısını yaşamaktan, yeni bilgileri deneyim süzgecinden geçirerek üretememekten şikayetçi. Ve tabii ki bu durumda eski bilginin taşıyıcısı oluyor, tabii ki gerçeklere ya da gerçek yaşamın fırtınasına biraz yabancılaştığını kabul ediyor; yani bu bir paradoks; ama aslında bir yerde academia kendi başına kapalı bir kutu içinde tutulursa elbette bilgisizleşiyor ve güçsüzleşiyor.
Diğer taraftan Praksis’i temsil eden; yani pratik, reel dünyanın içinde varolmaya çalışan bizler, o dünyanın dayatmasıyla yeni bilgilere açılmak zorunda kalıyoruz; yani bize verilen herhangi bir görevle değil, bizim gerçek yaşamımızın icap ettirdiği için yeni teknolojilere, yeni bilgilere, yeni ürünlere, yeni taleplere karşı açık olmak zorunda kalıyoruz. Ben, yaşamımı sürdürmek için yeni şeyleri öğrenmek ve onlarla mücadele etmek ve yeni sorunları çözmek zorundayım. Bu karşılıklı kopuş sonucunda da tabii ki academia ile yabancılaşıyoruz.
Diyelim bir üniversite profesörü, yaklaşık 20 yıllık bir süreçte ya da 25-30 yıllık bir akademik süreç sonucunda profesör olur. Diyelim ben de 30 yıllık bir mimarım. Basit bir “iş” bağlamında rakip olduğumuzu düşünerek bir karşılaştırmaya gidelim. Sadece sıralayacağım bir kaç basit alandaki olanak düzeylerimizi karşılaştıralım bir bakalım. Benim bu iş için gerekli bir bilgiye ulaşabilmem ne kadar kolay veya ne kadar zor? Özellikle kamu ihalelerinde karşımıza konulan korkunç araştırma dosyalarını gerçekleştirmek, tamamlamak için ne kadar büyük zorluklar çektiğimizi düşünün. Bir de diğer taraftaki avantaja bakalım, bir Üniversitenin yıllarca biriktirilmiş bir arşivine doğrudan ulaşabilme durumu, ne lüks!
Karşılaştırmayı sürdürürken, ne yazık ki derhal bu dünyanın içinde paradan da söz etmek gerekiyor. İşte Akademik dünya ile “reel dünya”nın bazı başka karşılaştırma alanları: muhasebe sistemi ve giderleri, vergiler ve mükerrer vergiler, tahsilat sorunları, çekler, senetler, vadeler, tutulmayan sözler, sözleşmeyi kurumsal veya sürekli kılabilme gücü, işvereni ikna ederken gündeme gelen arkamdaki uzman ekip ve çalışan sayısı, personel yetiştirebilme, yetişkin personeli elinde tutabilme imkânı, iş ve işyeri sigortası, personel sigortası ve giderleri, işyeri kirası, elektrik, su ısıtma ve haberleşme giderleri. Çok sıradan gelebilir ama, kusura bakmayın, rolümün icabı olarak şunu da söylemek istiyorum: Bu ayki büromuz telefon gideri, bir öğretim üyesinin bir aylığına eşittir. Düşünebiliyor musunuz ne denli farklı bir dünyadan söz ediyoruz?
Karşılaştırmalara devam edelim: Uzman danışmanlık kullanabilme, özellikle sık sık karşımıza gelen mühendislik yoğun projelerde veya koruma yoğun projelerde uzman eleman kullanabilme kaabiliyetini karşılaştırın. Hardware ve software’in elde edilme biçimlerini karşılaştırın. Bugün biliyoruz ki, hepimiz “bilgi teknolojisi” falan diye konuşuyoruz ama, bunu nereden elde ediyoruz? Yasal programlar yüklü, iyi bir bilgisayar ve printer sistemi onbinlerce dolar. Bunları edinebilme ve-veya lisanssız kullanabilme açısından da Akademik dünya ile çok ciddi farklarımız var. Eğitmen meslekdaşlarımızla; Belediyeler, Kurullar, Odalar ve ÇED benzeri denetim ve onay mekanizmaları karşısındaki konumlarımız, Devlet karşısındaki temsil güçlerimiz, çok farklı. Daha basit şeylerden söz edelim, örneğin günlük yaşamda, trafikte, örneğin pasaport alırken. Ben, bir iş seyahati yapmak için yurtdışına çıkmam gerekirse vergi levham, tapum, bilmem neyim, tonlarca belge götürmem lazım. Diğer tarafta bildiğiniz gibi bir akademik seyahat için “kurum” denen ve “devlet” denen yüce varlık bu ilişkiyi sağlayıp, pasaportu izini, vizeyi çıkartabiliyor. Ne dersiniz bunlara, bu farkı, “dışarıdaki-uygulayıcı” mimara attığı bu farkları mimarlık adına olumlu olarak değerlendiriyor mu academia?
Mimarlıkta asgari ücret tarifesi kalktıktan sonra, bu koşullar altında aynı iş karşısında ücret belirlemekteki rekabet gücünün farkını bir düşünün. Geçelim. Kendi tarafımdaki kötü rolümü oynamaya devam ederken şöyle bir gerçekle karşı karşıyayım: Academia, gerçekten elindeki bilgiyi sakınıyor, rekabette daha rahat davranabiliyor ve onay süreçlerini; yani kendi kurumsal varlığının getirdiği nedenlerle genel geçer kabul görme ve onaylanma gücünü benim karşımda çok daha sağlam olarak kullanabiliyor.
Meşruiyet konusunda ciddi olarak academianın tarafındayım. “Devletin, Belediyenin Üniversiteye hiç ihtiyacı yok mu?” diye sorabilirsiniz. Aslında öyle bir durumdayız ki, işveren genel geçer bir kabul ve onay gören Üniversiteyi tek şaibesiz seçenek buluyor; ama bu da başka bir taraftan eşit biçimde şaibeli olan bizlerle mücadele ederken nitelik düzeyinin tartışılmasını engelliyor. Hakikaten Türkiye gibi bir ülkede biz, ihaleler ile verilen işlerde yöneticilere öyle şiddetli eleştirilerde bulunuyoruz ki, “Vay! Ona verdi. Nasıl verdi? Ne biçim hiledir?” diye kamu işverenini yıpratıyoruz. “Peki, madem öyle, konkur da yapamıyorum; bütçem yeterli değil, teknik elemanlarım yeterli değil. Ben bunu MSÜ’nün Şehircilik Kürsüsüne vereyim, İTÜ’nun Koruma Bölümüne vereyim, şaibe falan yok” Pazarlık usulüyle ya da ne usulle ise -çünkü artık ben orada değilim- veriyor, tabii ki şaibesiz. Doğru, bana verirse çok şaibeli olacak. Ben, buna bir çözüm istiyorum.
Şimdi sonuçlara gelmeden önce academia için gerçek yaşamı yaşayabilecekleri bir imkân daha var. O da şu: 1980 sonrasında YÖK’le yaklaşık 2 bin öğretim üyesi üniversitenin dışına savruldu ve bunlar, farklı varoluş biçimleri yarattılar. Özel üniversiteler olsun, özel radyolar olsun, vakıflar olsun, araştırma merkezleri olsun, academia’nın gerçek yaşamla yüzleşebileceği bir çok alan var. Yayınlar, yayıncılar, STK’lar gelişti. Bence uygulama alanları için illaki karşımda bir mimarlık bürosu gibi durarak değil; ama bütün bu odaklarda yapabilecekleri çok şey var. Ama, bütün bunlar para etmiyor diyorlarsa, benim tescilli büromda danışmanlık yapabilirler. Bunları tartışacağımızı ümit ediyorum.
Son bir sözüm var. Gerçekten sözü edilen kalite yarışı çok önemli:
“Herkes, önce kendi işini iyi yapsın” diyorum.
.
Ben üniversiteyi, mimarlık pratiği daha pırıltılı, daha ilginç, daha kârlı olduğu için bırakmadım; YÖK Yasası sonrasında kendi etik değerlerim nedeniyle üniversiteden istifa ettim ve mimarlık yapmak durumunda kaldım.
Bir şey daha hatırlatmak istiyorum. Academia’nın profesyonel iş yapmasını reddetmiyorum veya yanlış olduğunu kesinlikle iddia etmiyorum; benimle aynı koşullarda iş yapmasını istiyorum. Bunun hem verdikleri eğitim için, hem kendileri için, hem de ahlaken daha doğru olacağını iddia ediyorum. Eğitim, aynı zamanda bir simülasyon alanıdır da; yani aynı koşulları yüzde yüz gerçekleştiremiyorsak, hiç olmazsa simülasyonunu yapalım; yani bir projeyi A’dan Z’ye uygulamanın, yapmanın imkânlarını arayalım; yani bir mimarın gerçek yaşamla bağını kurabileceği alanlardan yalnızca biri yapı üretmektir. İyi akademisyen olmanın tek koşulu yapı yapmak değildir. “Yapı yapmasınlar” da demiyorum. Belki onun da koşulları vardır. Ama gerçek bilginin tek yolu uygulamak da değildir. Eğitim sürecinde ne olur lütfen gerçek proje koşullarını bir kerecik bile olsun, bir sömestr bile olsun ortaya koyarak proje ürettirin diye de eklemeliyim.
Örneğin, öğrencilerinize bir yapının maliyetini düşündürtün, bir yapının taşıyıcı sistemini tartışın, bir yapının belediye nezdindeki onaylarını düşündürün, bir yapının Anıtlar Kurulu karşısındaki onaylarını düşündürün, bir yapının, Mimarlar Odasının ÇED denetiminden geçip, geçemeyeceğini tartışın, bir yapı projesinin ozalitinin çekilip, katlanmasını öğretin. Orada, proje yaptırdığınız yerde tarihi olsun olmasın bir bina varsa “bunu yok sayabilirsin”, oradan ağır bir taşıt trafiği geçiyorsa, “Bunu yok sayabilirsin kardeşim, buraları tıraşla, burada istediğini yap” demeyin diyorum; yani hiç olmazsa bir projede, 4-5 yıllık eğitim sürecinde bir tek defa insanlara, eğittiğiniz kişilere bunu vermeye çalışın ki, dışarı çıktıkları zaman “Biz, şimdi ne yapacağız?” diye zaten bir sürü soru sorarlarken, bir de kendi işleriyle ilgili bu soruları sormasınlar. Bunun için illa ki yapı mı yapıyor olmanız gerek?
Ben, birçoğunuz gibi, onlarca defa jürilere girdim, çenemi tuttum; ama tutamadığım yerlerde her söylediğim bu tür şeyler oldu. “Burada binalar vardı, niye yıktınız? O, yaramazmış. Niye yaramazmış? Peki onun değeri kaç para? Bir de onun gerçek değerini ortaya çıkarabilir miyiz?” falan gibi şeyler. Bağlantıyı kurmaya çalıştığım nokta buydu.
Tekrarlıyorum: “İş yapmasınlar” falan demiyorum. Benim de akademisyenler ile rekabet konusunda pek bir derdim yok açıkçası.

Şimdi üçüncü bir konu da şu: Eğer rekabet niteliği yükseltiyorsa, academia içinde de rekabet kaliteyi yükseltecekse, benim de profesörlük yapma yarışına girmeme izin verin. Bunu neden tartışamıyoruz? Bu mümkün mü acaba? Ben de bu soruyu soruyorum. O alanı da rekabete açmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ben, Devlet ihalesine girmiyorum; ama deney olsun diye bir iki tane dosya aldım, baktım. Böyle korkunç kalın dosyalar, 90 sayfa, 120 sayfa. Bunun dörtte üçü araştırmayla ilgilidir. Süreniz de 90 gündür. O 90 günün 75 günü de araştırmayla ilgili. Hava fotoğrafından tutun da, bilmem tapu kütüklerine kadar bir araba ıvır zıvır var; fakat bu belgelere, bu bilgilere ben ulaşamıyorum. Acaba esasta hep bu yarışmalarda ve ihalelerde konu olan, araştırma ve tasarım, bu iki alan birbirinden ayrıştırılsa, acaba üniversiteler gerçekten araştırma ve bilgi üretme anlamında belki de “para” edecek olan bu araştırma bölümlerine çok daha fazla yüklense, bu tür dosyalarda, örneğin kamu ihalelerinde hem kamuya hem bize yardımcı olsa ve ondan sonra da bu dosya ikiye ayrılsa, benim yapamayacağım bölümü; ama onların çok iyi yapacağı bölümünü onlar yapsa. Sonrasında rekabette yine eşit olalım; ama sürekli olarak bu araştırmaları da bizden istemeseler, Üniversitelerden satın alsalar!
Şimdi ben Üniversiteye başvurduğum zaman bilgi nasıl elde edilebilir, onu da bilemiyorum. Galiba belirli bir ücret karşılığı kütüphaneye girip, bilgi satın alabiliyoruz veya karıştırabiliyoruz; ama üretilmiş bir şeyden yararlanmak istersek telif ücretini ödeyerek mi satın alıyoruz? Atıyorum, bir yerin rölövesi var, o bina da ortadan kalkmış. Ben, o rölöveyi elde etmek istiyorum. Her halde bunu satın alabiliyorum, değil mi? Yani üniversite, bana bilgi satabiliyor. O zaman, belki bir barış önerim de şöyle oluyor: Bilgi anlamında ben Üniversiteden danışmanlık alsam, uygulama alanında da üniversite benden danışmanlık alsa. Bu ilginç bir barış alanı olur mu, bilemiyorum; yani bir buluşma alanımız olur mu?
Bundan, tabii ki eğitim için de yararlanılır, tabii ki şeffaflıkla, tabii ki öğrenci kadrosunun olaylara katılmasıyla; ama zaten şunu da kabul edin ki, bizler de hem staj alanlarında, hem de bütün büromuza gelen gençler bağlamında eğitime ciddi katkıda bulunmaya çabalıyoruz.
Hadi diyelim ki en kötü rolümüzü oynayarak en azından kendi çıkarlarımız için onların daha başarılı, daha iyi eğitilmiş insanlar olmasını istiyoruz.

Notlar:

  • “biz yüz kişiydik, birbirimizi tanır, sever kollardık” (Mehmet Ali Handan)
  • Bir zamanlar önce mimardılar ama, hem akademisyen, hem uygulayıcı, hem plancı ve hem de yönetici konumlarındaydılar.
  • Uzmanlaşma, işbölümü, yönetsel kademelenme ve kültürel yırtılma sonucunda, uygulama ile kuram birbirinden koptu.
  • Academia, araştırma yetersizliği ile kendini yenileyemedi. Düştüğü kısır döngü içinde sürekli aynı bilgileri aktararak, bir anlamda geleneğin taşıyıcısı durumunda kaldı. Yeni bilgiye yeterince hızla ulaşamaması doğal. Ancak, elinde “sübvanse edilen araştırma olanağı” gibi bir avantaj da yok değil.
  • Bir tür koruma şemsiyesi altında, gerçeklere yabancılaştı, paradoks gibi görülebilir ama bilgiyi üretme görevine karşın “bilgisizleşti”
  • Praksis, Reel dünyanın dayatmasıyla karşı karşıya ve biraz da yalnız kaldı, ancak yaşamı sürdürmek uğruna, değişen, dayatan koşullara doğallıkla daha kolay uyum sağladı. Yeni bilgi, yeni teknoloji, yeni alanlar, yeni sorunlar, yeni malzemeler…
  • Bu kopuş sonucunda, eğitmenler de uygulama dünyasına yabancılaştı. Kuramsal olarak uygulama içinde yer alıp bilgilerini bu yönde de geliştirme talepleri var. Bu talep onlar açısından haklı görülmelidir. Ancak, diğer taraftan bakılınca bu talepler ve gayretler belirgin bir HAKSIZ REKABET yaratıyor.
  • Yani kısaca sorunumuz: işbirliği yerine rekabet.
  • Rekabet, eşit koşullarda gerçekleşirse niteliği yükseltecektir.

    Praksis ile academia aktörlerini aynı iş karşısında mesleki emek, bilgi ve görevlerinin yan yükleri bağlamında aşağıdaki alanlarda karşılaştırın:

    • Bilgiye ulaşabilme (özellikle kamu ihalelerinde), birikmiş bir arşive sahip olabilme
    • Muhasebe sistemi, giderleri, vergilenme, özellikle “mükerrer vergiler”
    • Tahsilat sorunları, çek, senet, vadeler, tutulmayan sözler
    • Sözleşmeleri kurumsal ve sürekli kılabilme
    • İşvereni ikna ederken gündeme gelen uzman ekip, çalışan sayısı
    • Personel yetiştirme, yetişkin personeli ucuza kullanabilme, ekibinde tutabilme
    • İş ve işyeri sigortası, personel sigortası ve giderleri
    • İşyeri kirası, elektrik, su, ısınma, haberleşme giderleri
    • Hardware, software’I ucuza edinebilme, lisanssız kullanabilme
    • Belediyeler, kurullar, odalar, çed karşısında tek başına temsil yeteneği
    • Devlet karşısında temsil yeteneği: trafik’ten pasaport’a kadar
    • Asgari ücret tanımları da kalkmışken, tarife belirleyebilmek
    • Müteahhitler, kalfalar, işçiler, malzemeciler karşısında saygınlık
    • Uzmanlık, danışmanlık kullanabilme
    • Özellikle mühendislerden danışmanlık alabilme
    • Günlük yaşam aurasına bile bakmak yeter: “bendeniz profesör A.” / “ben mimar A.”

  • Sonuçta; Academia, elde ettiği “bilgi” yi sakınıyor, ticarileştiriyor, ve çok ucuza iş kotararak, prestijini kullanıp kolayca onaylatarak çok tartışmalı bir haksız rekabet yaratıyor.
  • Ayrıca; Academia’nın Praksis içinde varoluş biçiminin meşruiyeti son derece tartışmalıdır: memurluk kanunu, yök, rekabet kurulu, mimarlar odası nezdinde tartışmalıdır
  • Ama, hepsinden önce, büyük harflerle, şunu söylememe izin verin: “HERKES ÖNCELİKLE KENDİ İŞİNİ İYİ YAPSIN”. Eğitimciler, önce eğitimin niteliğini yükseltsinler!

    Bir uzlaşma platformu aranacaksa;

  • Akademisyenlerin iş yapmasını engelleyelim demiyorum. Aynı koşullarda iş yapalım diyorum. Eğitim sürecinde; örneğin okullarda verdikleri proje konularında; “onu yok sayın, bunu varsayın” diye konu veren eğitimcilerin gerçek dünyada, gerçek kısıtlayıcı sorunlar karşısında, gerçek bütçelerle nasıl davranabileceklerini düşünüyorsunuz?

    Bir başka yönü daha var sorunun:

  • Jürilerde,
  • Koruma kurullarında,
  • Bilirkişiliklerde,
  • ÇED gibi denetim organlarında…
  • Tekrar karşımıza çıkan hocalar, “hoca”lıklarından sıyrılamıyorlar. Üstten bakan, amir, dediğim dedik, kızgın… daha başka tanımlar…? Böyle yerlerde ne yazık ki, şöyle çıkışlarına çok rastladım: “Olmamış, ben olsam şöyle çizerdim, böyle yapardım… o yapamıyorsa biz yapalım!”
    Artık, yarışmalara seyrek de olsa yolladığım projelerin üzerinde tashih yapmasınlar diye şeffaf film kaplatıyorum.

    DİĞER NOTLAR:

  • İşveren duruma göre, genelgeçer bir kabul-onay gören üniversite kürsülerini ve ekiplerini daha garantili, daha “şaibesiz” buluyor. İşi hocalar havale ederek, yarışma, ihale filan gibi dertlerden kendini sıyırıyor.
  • Bir umut: 1980 sonrası, dış yaşama savrulan 4000 beyin farklı varoluş biçimleri, etkinlik odakları yarattı: özel üniversiteler,radyolar, vakıflar, araştırma merkezleri… Bu odaklar, akademisyenlerin de reel yaşam içinde daha sosyal daha aktif olarak var olma şanslarını arttırdı.
  • Mimar, gurur için, heves için, tatmin için, iktidar için “iş” yapmak ister. Ama her istenen gerçekleşmiyor. Nesnel koşullar, kısıtlar var.
  • Yapı yapmayan birisi nasıl proje hocalığı yapar sorusunu yanıtını, proje derslerini yapı yapanlara vererek çözmeyi neden düşünmüyoruz?
  • Niteliğin bilinen tek yükseltici dinamiği rekabet’tir. Eğer, özel sektör, akademisyenlerin rekabetine açıksa, ben neden Üniversiter sistem içinde bilgi düzeyinde kendi özgeçmişim ile rekabet edemiyorum. Üniversiter sistem kapalı imiş. Neden açamıyorlar? Ben de gelip bir rekabet edeyim “içeri”de.
  • Kuralsız rekabetin, çürümeye neden olacağı, “reyting” hileleri yapılabileceği söyleniyor. Ben de academia çevresindeki “koruma duvarları”nın ortaçağdan kalma olduğunu öne sürüyorum o zaman.
  •  

    SONUÇ-ÇÖZÜM-ÖNERİLERİM:

  • Akademik dünya bilgi üretiminin yanısıra illa iş de üretmek zorunda hissediyosa kendini; öncelikle: tasarım üretici değil, araştırma üretici, bilgi satıcı, danışman olsun. (örneğin: ihalelerde, “ikiye bölelim”)
  • Soru sorsun, sorun koysun, ufuk açsın
  • Kültürel üretim yapsın, kültürel eleştiri yapsın
  • Ama tüm bunlar “para” etmiyor diyorlarsa ve illa ki iş yapmak istiyorlarsa, gelip benim tescilli büromda “danışman” gibi çalışsınlar.
  • Hatta birlikte staj büroları kuralım, iş alalım, öğrencilerle birlikte yapalım.
  • YÖK’ün arkasına sığınmadan, kendi deyimleriyle “dış dünya”nın adamlarına da kapılarını açsınlar