Daha önce bir yazımda, kentte sağda solda (ama çeperde değil, düpedüz merkezde, en değerli yerlerde) aniden türeyen ve inşaat tabelalarında tasarımcı, mimar, müellif adı kesinlikle bulunmayan tuhaf yapılardan sözetmiş ve bunlar için “faili meçhul cinayetler” diye özel bir mimari kategori önermiştim. Bu kategori yapıların genelde kamu eliyle kamu parası harcanarak ancak kamuya rağmen yapıldığını söylemeye gerek yok. Gene bu yapılar, mimari dilleri aracılığıyla yerel yönetimlerin veya merkezi yönetimlerin sığ kültürlerini, dünya görüşlerini, hatta siyasal görüşlerini acımasızca ve beceriksizce sergilemeye cüret ederler. Bir Belediye Başkanının kent içinde hem de özel sektörce yapılacak kule yapılar için mimarı alıp batıda bir yerlere götürüp, daha önce görüp beğendiği kullerin aynısını ısmarlaması, bu meslektaşımızın da görev aşkı ile bunu pek severek gerçekleştirdiğini biliyoruz. Bunca nitelikli tasarımcının, peyzajcının, plancının, mimarın boş gezdiği bu ülkede bir biçimde birileri müthiş işleri (herhalde beş kuruşa) kotarıyor ve de yaptıklarından utandıkları için herhalde isimlerini de gizliyorlar.
Neyse, esas konuya geleyim…
Belediye tarafından, Üniversite ile işbirliği içinde, yürürlüğe konulan güzelleştirme ve tabela değiştirme (standartlaştırma) operasyonu ile; Yüzyılların kültürel birikimini barındıran Beyoğlu’na, bu tekil kent parçasına, İstanbul’un bir çok yerine olduğu gibi, bilgisizce, hoyratça yaklaşıldığını düşünüyorum.
Dışarıdan yapılan bu müdahale ile Beyoğlu; tekdüze, alelade, kişiliksiz bir kasaba caddesi kimliğine indirgeniyor.
Orada yer alan kurumlar, yapılar; her birimiz gibi, kendi özgün kimliklerini oluşturmak ve bu kimliği demokratik bir çerçeve ve sınırlar içinde sergilemekte özgürdür.
Beyoğlu Belediyesinin yürürlüğe koyduğu bu tepeden inme, adeta faşizan uygulamaya göre, “tabelasını değiştirmeyenin tabelasını Belediye değiştiriyor”. Elbette faturayı da cezalı kesiyor sonra. Projeyi bir Üniversitemiz hazırlamış.
“Çocuklar gece gündüz çalışıp tabela üretiyorlarmış” bir yerlerde! Amma da eğleniyorlardır: Akbank, Köfteci, Pamukbank, Kebapçı, Garanti, İşkembeci, Vakıfbank, Mc Donalds, Emlakbank, Şanzelize pavyon, Aria, Birahane, Benetton, Şaraphane…
Bir ihtilal (12 Eylül) sonrasında, dönemin kent yöneticileri, Taksim’de, Kadıköy’de çiçekçi çingeneleri numaralayıp, onlara mavi/sarı üniformalar giydirmişti. Bu olay, bir paradoks başyapıtı olarak anımsanır (çiçek-çingene-üniforma-askeri yönetim dizgesini bir düşünsenize).
Yirmibirinci yüzyılda, “Kurum Kimlikleri” için, Uluslararası tasarım kuruluşlarına milyon dolarlar ödeyen bankalarımızın, iletişim sektörümüzün yeni devlerinin kimlikleri bir anda, ortaçağ malzemeleri ile ve rüstik bir anlayışla yeniden yapılandırıldığında göze pek “hoş” görünüyor doğrusu!
Ama, -aslında, yapılacak bunca iş varken- projesizlik çeken bir Belediye ne yapsın?
Şaibesiz, tartışmasız çözümler için başvurabileceği yer, elbette Akademiler, Üniversiteler’dir…
Heyhat, bu nitelikte çözümler oralardan da kolayca çıkabiliyor.
Bu günlerde, Beyoğlu’nda banka, butik, kitapçı, bar ayırdetmeden; tüm bir kent merkezi, işkembeci- kebapçı göstergelerine indirgeniyor. Ahşap üzeri pirinç tabelanın getireceği yavan kimlik düzeyi, gösterge içeriği yanısıra malzemesinin geçiciliği ile de günümüz kentlerini işgal eden göçebe- düzeysiz yapıyı yansıtmıyor mu?
Aradan bir kış geçince ortaya çıkacak köhne manzarayı öngörebiliyorum.
Dünyanın hiç bir metropolünün merkezinde yeralan bir ticaret ve eğlence bölgesi, böylesine bir dayatmaya, bir sıkıyönetime uğramamıştır.
Beyoğlu; Oxford Street, Ginza, Broadway, Odeon ile denktir. Bu Metropolün tüm renklerini, seslerini, davranışlarını içeren cıvıltılı bir yerdir..
İşaretler, göstergeler bağlamında; biraz daha saygılı, mesafeli, sessiz yaklaşılması gereken anıtsal bir mekan değildir.
Yani; Place des Vosges, The Mall, San Marco değildir.
İstanbul’da bu İkincilere denk düşen bölge, Sultanahmet’dir, ya da daha genelinde Suriçi.
Aklı başında bir kent yönetimi böyle yerlerde, olsa olsa bir tabela boyutu, bir aydınlatma sistemi kısıtlaması önerir.
Değer verilen kent parçalarına, oraların genel yapısı ile uyumlu tasarım rehberleri hazırlanır. Bu rehberlerde; kullanılabilecek malzemeler alternatifli olarak önerilir, aydınlatma türlerinin göz tırmalayıcı olmamaması için, genellikle neon ve fluoresan kısıtlanır, yapıları örtmeyen, çığırtkan olmayan ve ancak yakından algılanabilen boyutta tabelalar kullanılır. Sokak düzlemine dik konumlanarak, derinlemesine görüntüyü kesen tabelalar yerine, cephe düzleminde, yapıların mimari kimliğini zedelemeyen yerlerde tabela asılmasına izin verilir…
Koruma, geliştirme, düzenleme, sağlıklandırma kavramlarından nasibini almamış bir anlayışa -umarım geçici olarak - kurban edilen Beyoğlu; tarihi, nostaljisi hakkında sayfalarca yazı yazan taraftarlarından, aklı başında kentlilerden, Akademisyenlerden, Sivil Toplum Kuruluşlarından herhalde destek bekliyor.
Beyaz derisi yüzülerek (kimine göre gelinliği parçalanıp üzerinden çıkarılarak ırzına geçilen) kent belleğindeki bunca yıllık işaret değeri yokedilen Kızkulesi, sökülüp hurda edilen Galata Köprüsü, tuhaf yapılarla betonlanan ve Şişirme bir çadır tiyatrosu ile doldurulan Maçka Parkı, Turuncuya dönüştürülen şehir otobüsleri ve benzerleriyle bizlere sunulan Nostaljik bir İstanbul da değil, Çağdaş bir kent de değil.
Kent ve kültür belleğimiz, kimliğimiz bilinçsizce (belki de kasıtlı olarak ?) yokediliyor.