Mimarlık çevrelerinde, zaman zaman, mimarlığımızın, ulusal ve uluslararası düzlemlerde saygınlık kazanmasına katkıda bulunabilecek düzeyli yayınların yetersizliği gündeme gelir. Ama nedense ticari kuruluş, akademik kurum veya sivil toplum örgütü olsun, pek kimseler, bu konularda, kapsamlı yayınlar yapmak veya düzeyli ve temsil gücü yüksek bir sergi hazırlamak doğrultusunda bir çaba göstermez.
Bildiğimiz gibi, 2000 yılında çıkan birinci Yıllık, bu alanda bir ilk olarak doğallıkla haklı veya haksız eleştirilere uğradı. Benzer çalışmaların çoğalması ile (ve eleştirenlerin yapıcı katkıları ile) herhalde bu konuda daha farklı ve umarım daha düzeyli örnekler görebileceğiz. Bu süreçte, elbette Koleksiyon’un yıllığı da olgunlaşacak, kurumsallaşacak ve kendine daha sağlam bir temel edinecek. Koleksiyon’un, yıllık için sürekli bir ekip oluşturması ve ülkenin çeşitli yerlerinden gelen mimari örnekleri düzenleyerek web ortamında bir belgelik oluşturma kararı, bizleri beklediğimiz süreklilik ve kurumsallaşma yönünde daha da umutlandırdı. Böylece, ileride giderek bu belgeliğin bir mimari bilgi merkezine dönüşmesi umudu da doğdu. Bu süreklilik ile bilginin ve deneyimin zaman içinde aktarımı, yıllığın her dönem daha başarılı olarak gelişeceğinin işareti. Örneğin geçen dönemin deneyiminden bu yıllığa aktarılan önemli bir kazanım, iş başına ayrılan sayfa sayısının azaltılmasıyla daha yaygın bir kapsama alanına kavuşabilmemiz oldu.
Katılımcılar açısından ise, burada öncelikle bu yıllığın -şimdilik- bir yarışma alanı olmadığının bir kez daha vurgulanması gerektiğini düşünüyorum. “Şimdilik” kaydını koymamın sebebi, belki ileride, bayağı ileride, bu bağlamda bir ödül sistemini dışlamanın doğru olmayacağını düşünmemden. Ama bugünlük, bu Yıllık bir yarışma alanı değil, yalnızca “her dönem katılımcıları değişen bir çalışma gurubunun kendisine yollanan işlerden yaptığı bir seçki”, bir “antoloji”. Antolojinin, jürili bir yarışmadan farkı ise, kriterlerin önceden ilan edilmemesi, seçenlerin bireysel ölçütlerine ve değerlendirmelerine biraz daha açık olması, dolayısıyla sonuçların üçüncü şahıslar tarafından daha kolay tartışılabilmesi (bakınız edebiyat dünyasındaki antolojiler). Bu konum da doğrusu antolojiler için yapıt seçenlerin biraz daha cesur davranmalarını gerektiriyor.
Dolayısıyla, “benim şu işim neden burada yer almadı” türünden hezeyanlar da pek anlamlı değil. Kaldı ki, mimarlık ödülleri konusunda bile dünyada öylesine yaygın bir çeşitlilik ve dolayısıyla bir tartışma var ki, şüpheci bir meşruiyet arayışı içinde olanlar yarışmalı-yarışmasız tüm seçki ve sergileri yerden yere vurabilirler. Örneğin İngiltere’de mimarlık konusunda, prestijli bir RIBA ödülleri yanısıra; Financial Times, BBC gibi medya kuruluşları, tuğlacılar, betoncular, aydınlatmacılar, müteahhit birlikleri; ayrıca birçok sivil toplum kuruluşu, örneğin semt dernekleri bile mimarlık ödülleri verebiliyor. Kimbilir bunlardan hangileri, ne eleştiriler alıyordur!
Görülüyor ki, mimarlar, diğer meslek guruplarından biraz daha farklı olarak, kendileri ve meslekdaşlarıyla uğraşmayı çok seviyorlar. Neredeyse her işi, her ürünü, her davranışı kıyasıya eleştirmeyi elden bırakmıyorlar. İlk bakışta, bu tutum gelişim adına olumlu gözükse de, bazen can sıkıcı olabiliyor. Zaman zaman itişme düzeyine de varabilen bu davranışların nedenlerinden biri, en azından görünen bir nedeni, mimarların “yapıt”larının yayınlar yoluyla da komuoyuna malolmasını, övgü ve beğeni toplamasını istemeleri olabilir. Daha gizli bir yelerde ise, mimarların doğal olan bir yarışma itkisi ve o kadar doğal olmayan ya da bana doğal gelmeyen bir “iktidar” meselesi yatıyor olabilir. Böyle durumlarda şunu düşünüyorum: mimarlık da “diğerleri” gibi bir “iş”. Bu mesleğin tarihsel olarak iktidara en yakın konumlanabildiği dönemlerden birinde; onyedinci yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunda bile loncalar arasında yapılan hiyerarşik bir sıralamaya göre Mimarlık, 42. sırada yer alıyor (bakınız: Evliya Çelebi, Seyahatname, birinci cilt, ikinci kitap, Esnaf Loncaları’nın 1638’de Sultan 4. Murad önünden geçişi sırasında mimarların 42. sıra’da konumlanmaları, itirazları vb). Neyse, biz Yıllığımıza dönelim.
Ben, seçici gurup içinde; “academia” dışında “praksis”in de temsilcisi olarak, işlere bazen bu gözlüklerden biriyle, sıkça ise her iki açıdan da bakabilme şansım ile katkıda bulunmaya çalıştım. Bu değerlendirme yazımda ise daha çok serbest büro sahibi, uygulayıcı mimar perspektifini kullanmayı düşünüyorum. Ya da kendi deyişimle sonuçlara “reel mimarlık” açısından bakmaya çalışacağım. Durumu, mesleki uygulama pozisyonları açısından, özellikle de ülkemizde bu dönem “mimarın durumu” ve mimarlıkta işveren bağlamı çerçevesinde değerlendirmeyi düşünüyorum. Böylece klasik mimarlık eleştirisinden de sıyrılabiliyorum. Seçici gurubumuzda bu tür değerlendirmeyi yapabilecek, görüşlerini bilimsel bakış açısı ile damıtmış başkaları var. Daha ince mimarlık eleştirisi arayanlar, onların yazılarına başvurabilirler. Koleksiyon Yıllık nedeniyle bir kez daha belirli bir zaman aralığında Türkiye’de yapılmış Mimarinin (büyük “M” ile) oldukça geniş bir bölümüne baktıktan sonra; “iyi mimarlık eşittir iyi işveren” diye bir önermeyle sürdürmek istiyorum değerlendirmemi.
Mimarlık, esas olarak; atölye'de, stüdyoda, büroda tek başına üretilebilecek bir meslek değil. Bir işvereni var. Konuya devam etmeden, hemen antitezine bakalım bu önermenin: Zaman zaman, “Sorulmamış” sorulara da yanıt aramaya kalkışmak, bence mimarlığın önemli bir sorumluluğu. Sorulmamış soruları ve olası yanıtları, gereğinde medya araçlarını da kullanarak veya sivil toplum örgütleri ile de çalışarak toplumla paylaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bu da mimarlık mesleğinin toplumsal sorumluluk alanlarından biri oluyor.
Yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, günümüzde, tasarımın temsili varlığının da bir değeri olsa da, gene de işverensiz bir “ürün” vermek, verebilmek çok zor. Bir kere iyi bir araştırmanın, iyi bir projenin maliyeti çok yüksek. Kentte, hele metropolde varoluşunu sürdürebilmek, serbest bir mimarlık bürosunun işletme giderleri de tasarım maliyetini bayağı yükselten unsurlar. Maliyetler demişken, ülkemizde bir zamanlar ucuz olan her şeyin neredeyse batı ülkelerindekilerin düzeyini yakaladığını belirtmek bir abartı olmaz. Ücretler, vergiler, metropollerde gereksiz yere harcanan emek ve zaman, büro kiraları, büro donanımı, hardware, software giderleri batılı ülkelerden zaman zaman daha bile pahalı. Bu nedenle bir mimar açısından eski deyimiyle “amme yararına” yani karşılıksız iş yapmak giderek bir lüks haline geliyor.
Biz gene mimarinin zorunlu olarak bağlı kaldığı işverenin pozisyonuna dönelim.
Mimari işte, işverenin sorusu, sorunu ortaya koyuş biçimi esas belirleyicilerden biri, doğallıkla sorunun niteliği tasarımın da niteliğini belirliyor. Ve esasen, işverenin kaynakları kullanılarak yapı üretiliyor. Böylece, işverenin mimarlıktaki düzeyi belirleyiciliği ortaya çıkıyor.
Modern dönemin mimarlık tarihini biraz da işin işveren tarafından ortaya konuluş biçimi yanısıra, işverenle yapılan "sözleşmeler" de belirliyor diyebiliriz. Bu nedenle zaman zaman meslek Etik'ine sığmayan iş alma (iş kapma mı demeli) yöntemleri de yürürlükte. Çevremizde, bu yöntemle yapılmış "Faili meçhul" "mega yapılar" yükseliyor. Bu Yıllık gibi belgeleme çalışmalarının bir yararı da bu faili meçhullerin devre dışı kalmasına katkıda bulunmaları denebilir.
Mimarlığın uzun geçmişine karşın, ülkemizde işverenle mimarın ilişkilerini düzenleyen gelenekler ve kurallar henüz oluşmadı. Daha doğrusu, varolanlar yitirildi, yenileri de geliştirilemedi demeliyiz. Herkes kendi yöntemini, duruma göre yeniden üretiyor.
Yazılı RIBA (Royal Instıtute of British Architects) Kurallarına göre, İngiltere' de, bir inşaatta, ilk taşı koyma, çatıyı örtme, binayı hizmete açma törenleri yapılmalıdır. Bu olayı işveren düzenler ve mimar bu törenlerin en önemli onur konuğudur. Burada ise projenizin yapımına başlanırken (temel atma törenine) bile çağrılmayabilirsiniz. Bazan tasarımınız, projeniz kontrolluk yapsanız bile elinizden kopar gider... arkasından bakakalırsınız. Müteahhit-Malsahibi ile oluşturduğu üçgenin en zayıf halkasıdır Mimar ve proje bir kez elinden çıktıktan sonra en kolay dışlanan kişiye dönüşebilir.
Bir proje elde ettikten sonra, bildiğini okumaya girişen işverenler de yok değil. Bunu engelleyebilmek için, onaylı, sağlam ve kontrolluk sürecini de kapsayan sözleşmeler gerekiyor.
Bir dönemin mimari profilini değerlendirirken, işler yanısıra işverenleri de guruplara ayırarak bir analiz geliştirilebilir mi diye düşünüyorum.
Ama bu durum, karşılarında alınan pozisyonları dolayısıyla mimarların da kategorize edilmesini gerektirebilir… işbitirici, işdağıtıcı, imzacı, müteahhit için çalışan imzasız mimar, ihaleci mimar, yarışmacı mimar, özel sektörde iş bitirmek için iş çevrelerinde dolaşan, holdinglerle akraba olan mimar, siyasal parti temsilcisi mimar, medyatik mimar… gibi pozisyonlar ve alınan pozisyonların işlerin niteliğine yansıması tartışılabilir.
Işverenler konusuna; dünyanın en büyük (potansiyel) işvereni olan kamu kurum ve kuruluşlarının mimarlıkla kurdukları ilişkiyi tartışarak devam etmeliyim. Yarışma kurumuna yöneltilen binlerce haklı eleştiriyi bir tarafa koyalım; yalnızca şu sorunun yanıtını aramak bile ilginç: ülkemizde yarışma yoluyla elde edilmiş doğru düzgün kaç yapı var? bırakın bunu, yarışma sonrası işveren ile doğru düzgün, sürekli ve yapıcı ilişki kurabilmiş bir mimar var mı?
Yarışmalar aracı ile tanınmış, bir tür “yarışma starı” olmuş mimarlarımızın veya yarışma yöntemi ile iş alarak yaşamını sürdüren mimarlarımızın bu seçkide pek az yer alabilmiş olmaları bu bağlamda sorgulanmalıdır.
“Kamu” genel adı ile tanımladığımız yüce işverenden iş alabilmenin diğer bir yöntemi de ihalelere katılmaktır.
Adı ve kapasitesi büyük ancak mimarlığımıza katkıları neredeyse bir hiç olan kamu kurum ve kuruluşlarının ihaleler yolu ile ürettikleri işler ise içler acısı. Hele, özellikle son dönemlerde artarak kente ve bir çok kentsel yapıya vahşice el koyan yerel yönetimlerin açtıkları proje ve uygulama ihaleleri göz önüne alındığında söylenecek çok şey var. Ancak benim içimden geçenler, bu yazının çerçevesini aşar, üstelik böyle bir eleştiriye girişirsem, serinkanlı bir eleştiri düzeyinde kalabileceğimi de sanmıyorum. Dolayısıyla bu kategoriyi de geçelim.
Gelin, gene de bu seçkinin daha baş sayfalarında, modernleşme sürecinde bir çok sorunun çözüleceğine olan inancımızı yitirmeyelim.
Bence, artık, bu türden “premodern” ilişkiler dönemi kapanacak. Giderek daha “kurumsal” işverenler ile iş yapar olacağız. Dolayısıyla bizler de daha başarılı olacağız, nitelikten ve etikten taviz vermeyeceğiz. Bu nedenle, artık mimarlık ofislerinin bu yönde örgütlenmesi ve kendilerini de kurumsallaştırmaları gerekiyor.
Yukarıdaki önerme doğrultusunda elimizdeki işleri değerlendirebilmek için öncelikle mimarlardan değil, işveren kategorilerinden söz etmeliyiz dedim. Bu yaklaşımla bireysel, ticari, kurumsal, kamusal… gibi ayırımlar yapabiliriz. Bu ayrımlara göre yapılacak bir karşılaştırma, belirli bir dönem içinde daha çok hangi sektörlerin aktif olduğu, mimarlara iş verdiğinin gözlenebilmesi yanısıra, aslında gerçek bir mimari ürün elde etmek amacıyla mimar kullanma alışkanlığı olan sektörleri de belirleyecektir.
Bu perspektif ile yapı türleri konularına göre orantılandırıldığında çarpıcı bir durum ortaya çıkıyor. Ilk gözlemim şu: Milletimiz, moneter politika, global pazar filan diye kalkıştığından bu yana tüccar millet olma yönünde epeyce yol almışız. Ticaret ve ofis yapıları tüm kategoriler arasında 66/203 ile başta geliyor. Işlerin düzeyi, bu alanda belirli bir bilinç olgunlaşmasını da gösteriyor.
Bu dünyada bir mekan edinme konusunda da işverenler ve mimarları iyi bir ilişki içinde görünüyorlar. Çünkü ikinci sırada 47/203 ile konut geliyor. Ancak, hala, kendine bir mimara ısmarlayarak ev yaptırma yolunu seçen işverenlerin, tasarıma yön veren taleplerinde belirgin bir şaşkınlık içinde oldukları söylenebilir. Bu alandaki üslup çeşitliliği, süse verilen önem; mimari, mekansal niteliğe, malzeme ve teknoloji kullanımına, çevre düzenine harcansa daha düzeyli sonuçlar elde edilebilir gibi gözüküyor.
Üçüncü sırayı ise aşırı bir mimari dil çeşitliliği ile donatılmış turizm-rekreasyon (34/203 ile) işleri alıyor. Bu kategori bağlamında ise, Turizmin “kitsch” taleplerine iyi yanıt verebildiğimiz gözleniyor.
Sıralamada bundan sonra gelen kategorilerin oranları ise epeyce düşük. Bunlar sırasıyla: hizmet, eğitim, sanayi, kültür, ulaşım, sağlık ve din.
Bir zamanların yarışmalar yoluyla nice star yaratmış, nice büroyu ayağa kaldırmış olan Hizmet Yapıları kategorisi, belki bu konuda bir doyma noktasına ulaşıldığı için, belki de Devlet kuruluşlarının yakın dönemdeki bütçe darlıkları nedeniyle epeyce hız kesmiş görünüyor.
Konu (veya yapı) türü olarak fazlaca büro ve ticaret olması, buna karşın kültür ve eğitim yapılarının nicel olarak azalması neye yorumlanmalı bilemiyorum. Dünyada, çağdaş mimari adına ortaya konabilen başarıların büyükçe bir bölümünün kültür yapıları kategorisinde gerçekleşmesi, bu konuda biraz daha düşünmemizi gerektiriyor.
Sağlık mimarisi ve dini mimari ise nicel ve nitel açılardan ürkütücü derecede yeteriz.
Burada bir kez daha işverene bakmak gerekir. Sağlık yapısı, konu olarak bir uzmanlık alanı sayılabilir. Sağlık yatırımının çok kapsamlı, yüksek bütçeli bir iş olduğu düşünülebilir. Ancak, ülkemizde, apartmandan, villadan bozma, büro yapısından bozma bunca sağlık kuruluşu tesis edilirken, doğru düzgün bir sağlık yapısı bulunmamasının geçerli bir mazereti olabileceğini de sanmıyorum.
Ülkemizde her mahalleye birincisi yetmediğinden (?) neredeyse bir ikinci cami inşa edilirken, ortalıkta bir tek düzeyli bir dini mimari örneğinin olmaması ise, hem İslam dünyasının hem de Türkiye Diyanetinin ve toplumunun (özellikle modern siyasal araçlar kullanmayı öğrenme yolundaki dinci kesiminin) koca bir ayıbıdır. Bu durum, ülkede din işleriyle ilgilenen kesimlerin kültürel düzeyini de gösterir. Konu kanımca sosyal-kültürel boyutlarıyla alabildiğine tartışılmalıdır.
Herşey bir yana, bir sonuç değerlendirme yapmam gerekirse, gene de bu yıllıktaki yapılar bir arada görüldükleri biçimde pekala da uluslararası platformda ilgi çekecek ve beğeni toplayabilecek bir demet oluşturuyorlar.
Hele bizimki gibi bir “sürekli krizler ülkesi”nde rafa kalkmış nice iyi tasarım, hatta proje varken. Burada bayağı önemli bulduğum bir gözlem-deneyimimi de aktarmalıyım. Uygulama nefaseti konusunda, tasarım yapma becerimizdeki kadar becerikli olmadığımızı düşünüyorum. Bunun en basit kanıtı, gene yarışmalar ile elde edilmiş nice nitelikli tasarımın proje ve uygulama aşamasında berbat edilmesidir. Yeterli yoğunlukta inşaat yapılmaması, inşa etme sürecinin müteahhitlikten belediyeciliğe kadar bildik tüm diğer girdilerinin düzeysizliği veya inşaat sektörünün çağdaş anlamda örgütlenme yetersizliği olabilir bunun nedenleri. Bir de gene Türkiye’de finans sisteminin son yirmi yılda aldığı darbeler nedeniyle yatırımcılara soğuk bakması olabilir, yapıyı ve elbette projeyi ucuza maletme merakımız olabilir. Bizim de nice projemiz, inşaat aşamasında yatırımcılarının bu tür beceriksizlikleri veya finansman zorlukları nedeniyle yarım kaldı.
Gene de görüyoruz ki bu ülkede bile, krizlere rağmen yaşam sürüyor.
Son dönemlerin en zorlu beş yılı için (krizler geçip, diğer sektörler toparlanırken, inşaat sektörünün %20 kadar küçüldüğünü unutmayalım) beklendiği kadar da yavan, sığ değil sonuçlar.
Çeşitlilik artıyor, yavaş da olsa. Merkez dışında erişilmiş oldukça ilginç sonuçlar var. Çeşitlilik bir kaç planda: Coğrafi yaygınlık, konu çeşitliliği, yeni tasarımcı isimler. Gene de “gençler” sayısal olarak pek az temsil ediliyorlar.
Mimari dildeki çoğulluk sağlıklı bir gelişme ve arayış olarak mı nitelenmeli yoksa olumsuz bir eleştirinin konusu mu olmalı bilemiyorum. Coğrafi yayılım ve farklılaşma bu dil çoğulluğunun nedenlerinden biri olsa gerek. Mimarlığımız özgün ve ortak bir mimari dilde birleşmeli mi bilemiyorum ve bunun tartışmasını da uzmanlarına bırakıyorum.
Ancak kendi açımdan bir değerlendirme yaparak, eğer çağdaş bir Türkiye Mimarlığından söz edilecekse, yakın gelecekte daha yalın, daha az marifet peşinde bir mimari beklediğimi kaydetmeliyim.
Gelecek dönem için her iyi mimarın bir iyi işveren bulmasını ve yaptığı “iyi iş”in arkasında sağlamca durabilmesini temeni ediyorum.