SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE MİMARIN SORUMLULUĞU

Dr. HAYDAR KARABEY

Mimarist Haziran 2002’de yayınlandı

Doğa insan ve toplumun ilişkilerine, ölçeklerine saygılı olmak, mimarlığın bilinen bir ilkesi. Tasarım ve yapım faaliyetini, çevreye güçlü ve aykırı bir damga vurma, bir gösteri fırsatı olarak değerlendirmekten kaçınmak gerekliği, dönemimizdeki biçimlendirme özgürlüğü ve çoğulluğu içinde daha da önem kazanıyor.

Ancak fırsatı yakalayan mimar zaman zaman, tasarlama ve yapma edimini bir güç gösterisine dönüştürebiliyor. Adeta, “alın bakalım benim de damgam bu!” dercesine benmerkezci davranabiliyor.

Bu tavırda, özel bir mimar egosu yanısıra; eğitimin de büyük suçu olduğunu düşünüyorum. Tüm Üniversitelerimizde, özellikle diploma aşamasındaki projelerde öğrencilere öyle dehşetli konular ve alanlar veriliyor ki!
Tüm Boğaz kıyıları, veya Haliç, veya Taksim meydanı bir hamlede düzenletiliveriliyor. Zaman zaman katıldığım jürilerde, “burada bir yol vardı, burada bir yapı vardı” diye sorduğumda, “onu yok sayabilirsiniz dendi” yanıtını alabiliyorum. Bir tür tanrı-mimar telkini yani.

Aynı tavır, kentin herhangi bir kesimine aniden “düzenliyoruz” diye müdahale ediveren Belediyelerde de var. Kentsel bellek adına hiç bir endişe gözetmeksizin kentin her yerinde her an her şey “hallaç pamuğu” gibi atılabilir.

Vatan coğrafyasına da aynı anlayışla sahip çıktığımız söylenebilir.
Kentlerden kırlara, kuzeyden güneye çok ekolojili, hatta kırılgan ekolojili bir coğrafyada bulunduğumuzu gözönüne alarak davranmaya çalışmalıyız. Bir bölgenin dilini başka bir bölgeye taşımamak; yani bir yöreye ait yerel referansları, gösteri amaçlı olarak başka adreslere taşımaktan kaçınmak gerekiyor.
Yanlış anlaşılmasın, korumacılığın en ateşli savunucularından değilim. Yalnızca kentsel-toplumsal belleğe ve doğanın verilerine saygı duyan sınırlı bir ölçekte korumacı davranabilmek gerektiğini düşünüyorum.
Tarihsel çevresel bağlamla sık sık karşılaşıyoruz. Böyle durumlarda, yerel çözümleri tekrarlamak yerine, çevresel verilerin yerel ekolojiye, ekonomiye, bağlama duyarlılık ile sorgulanması ve yorumlanmasını içeren çözümler aramak gerekiyor.
Doğaya hafifçe dokunmak deyimi bu ilişkiyi güzel açıklıyor.
Bugünün deyişi ile “sürdürülebilir” bir çevreyi oluşturmak, yalnızca moda tavırları tekrarlayarak, cam-çelik kullanımı ile gerçekleştirilemiyor. İşin ve içinde bulunulan bağlamın sorgulanması ile özgün eko-çözümler bulunabileceğini görüyoruz.

Cam-çelik’den oluşan veya hiper-teknolojik yöntemler ile kendi kendini havalandıran, ışığını denetleyen yapılar hakkında ben biraz kuşkuluyum. Bu tür deneysel “sürdürülebilirliği” tam olarak balon bulmasam da, zaman zaman konunu tam olarak yaşanmadan yargılanamayacağını düşünüyorum.
Örneğin bir cam cephenin yansıtma ile dış çevresine verdiği dehşetli ısı ve ışığı yaşarsanız ne dediğimi anlarsınız.

Tüketmeden dönüştürebilen modeller arayışı ile, çevreye minimal müdahalede bulunmak, geleceğin işlevlerine de uyum sağlayabilecek kabuklar oluşturabilmek çağdaş bir çevre anlayışının ögeleri olmalı.
Bunca değişken bir toplumda, evlerin içini söküp okul, apartmanların içini söküp büro yapmayanımız yok gibi. Böyle acıklı durumlarda, tonlarca yapı malzemesi ve emek sökülüp moloz olarak atılıyor. Üstelik dönüştürülemeyecek bir atık halinde.
Durmadan değişen dinamik talepler için “boş binalar” mı yapmalı acaba?


METROPOLDE MİMARLIK: KENDİNDE BİR ETİK

Mimarlık ürününün eninde sonunda, bir işverenin (ve) toplumun kaynakları kullanılarak (hatta tüketilerek) ortaya çıktığı, gene sonuçta kentsel-kamusal yaşama katıldığı bilinci ile, işverenle kullanıcı ile ve diğer toplumsal birimlerle olabildiğince açık dürüst ve sürekli bir ilişki kurmak; mimarlığın, bir yaşama biçimi olduğu düşüncesiyle davranabilmek, gerektiğinde işi seçebilmek; işine, kendine, meslek ahlakına saygılı etik davranışı geliştirebilmek ve koruyabilmek; medyatik olma çağında, çokça başvurulan yöntemlerden “işini sonradan doğrulama” (post-rasyonalizasyon) gayretinden uzak durmak, her işin kendine özgü bir etiği olduğunu önermek herhalde tek başına bazı modaların peşinde sürüklenmekten daha öncelikli olmalı.

Her yapım faaliyeti bir artı değer üretimi, dolayısıyla rant üretimi demektir. Mimarlık, bu nedenle toplumsal görevleri açısından bıçak üstünde bir meslek. Toplumsal, çevresel, tarihsel değerler karşısında etik sorumlulukları açısından daha duyarlı olmak zorunda mimar. Örneklerini çokça gördüğümüz “skandal” yapılar yapan mimarların, “ben yapmasam başkası yapardı, hem de daha kötü olurdu” savunmaları bu açıdan bana pek anlamlı gözükmüyor.

Mimarlığın, büyük baskılar ve gerilimler içinde, bir çağdaş iş olarak üretildiği metropolü -burada, İstanbul’u- (benim özel kentim olarak İstanbul, yapılarımın çoğunu yaptığım İstanbul veya gerçek, tek metropolümüz olan İstanbul) daha iyi kavramak gerek.


İSTANBUL’DA

İstanbul’un, benim de tanık olduğum son elli yıllık değişim süreci; burada yaşayanların başlarına gelenleri değişik biçimlerde tanımlamalarıyla bile öykülendirilebilir.
1950’li yıllarda yaşadıkları sorunları, dönemin mizah dergilerinde de sık sık gündeme getirildiği gibi, masum bir biçimde Belediye hizmetlerinin aksaması ile açıklayan İstanbul halkı, giderek özellikle, seksenlerden sonra, başına gelenleri açıklamakta güçlük çeker konuma geldi. Bu şaşkınlığı ve tutarsızlığı, 2000’li yılların medyasının günlük metropol eklerinden izlemek olası. Zaten artık İstanbul halkından değil, İstanbul halklarından sözetmek gerek. Çünkü, atrık metropol üzerinde oynayan aktörler, bir hedef, amaç, kaygı bütünlüğünden uzak, farklı çıkar guruplarının temsilcileri konumundalar. Bu gerilimde, birinin kaybetmesi diğerine yarıyor. En basit örnek ile, metropolün bir bölgesinde elektrik kesilmesi, diğer kesimlerde voltajın normale çıkmasına, su kesilmesi, diğer musluklardan normal su akmasına yarıyor. Metropol üzerinde, onun fiziksel gelişiminin de belirleyicisi olan güçlerin savaşını veya daha bilimsel bir deyişle güçler dengesini tartışmadan önce, kentin yakın tarihinde olagelenlerin, (kentlinin başına gelenlerin) algılanış biçiminin evrimine bir göz atalım:

Belediye hizmetleri aksıyor
Gecekondular yapılıyor
Kırdan kente göç artıyor
Kırın intikamı
Kentin düşüşü
Betonlaşma
Arabeskleşme
Megaköy
Varoşların egemenliği
Gökdelenlerin egemenliği
Çöküş ve yeniden yapılanma sürecindeki metropol
…………………
Elli yılda bu kentte katettiğimiz yol doğrusu değme kötümser bilim kurgu öyküsüne taş çıkartır.
İstanbul’un bu arada zirvedeki felaket anlarını da anımsarsak hele:
İstanbul; boğazda batan kuzu yüklü bir gemi, kolera salgınları, büyük susuzluklar, elektrik kesintileri ve yakıtsız geçen kışlar, çöp grevi, çöplük infilakı, zehirli kış bulutları, Çernobil bulutları, deprem tehdidi, patlayan tankerler, global ısınma ve devasa klimalı, jeneratörlü, cam cepheli plazalar ve daha nice belalarla bir korku filmi seti gibi .
Sağlıksızlık, çürüklük, bakımsızlık, gürültü, pislik, tekdüze, plastikten yapılmış çevre reklam, neon, floresan, maganda, zonta, mafya, trafik canavarı; gündelik yaşamda, sık sık karşılaştığımız dekor ögeleri ve aktörler. Aslında bu klasik İstanbul yakınmaları saymakla bitmez:
Deprem tehditi altında yapılanma,
Boğaz geçişleri düzenlenmesi ve denetimi, radar kuleleri, tankerler,
Bitmeyen öykü, metro,
Kent fotoğrafından yırtılarak ayrılan kimlik parçaları; tarlabaşı, galata köprüsü, kızkulesi,
Haliç için dev yüzer otopark,
Taksime cami, polis, pisuvar, pagoda, plastik, pislik, uyduruk çevre düzenlemeleri,
Marmara denizine yüzer otoyol,
Yalıların önünden kazıklı yollar,
Turingin hem yüselişi hem de çöküşü,
Maçka parkında Disneyland, Disneylanda Türk pavyonu,
Boşaltılan Haliç kıyılarına ve tersanelere süperkiç yapılar,
Kentin yeni çadır tiyatroları, Küçükçiflik, Mydonoz,
Kavşağa dönüşen meydanlar,
Kitsch kent mobilyaları,
Tükenen kent korulukları ve kırsal çevresi,
Sıvasız, çok katlı, tencere kapağından yapılma çanak antenli onbinlerce yapıdan oluşan kent varoşları,
Tabela reklam karmaşası,
Bitmeyen millenyum projesi, kültür merkezi projesi, kent müzesi(2001)…

Ne olduğunu tartışmanın ve doğru düzgün kavrayabilmenin ne yararı var? Bir şey değişebilir mi? bu metropolde sürdürülebilir bir yaşaqmdan söz edilebilir mi?
Herkesin (daha on yıl önce buraya göçenlerin bile nefret edip bırakıp) kaçmaya çalıştığı
Bilmiyorum, ne olduğunu anlarsak belki yalnızca rahat ederiz!
Bir mimar, yaşadığı kentten, çevreden sorumluluk duyuyorsa en azından durumu sorgulamalı, anlamalıdır.
Tüm dünyada metropol yaşamı pek kolay, pek rahat değildir, pahalıdır, risklidir. Ama çok kazandırır. Kazandırdığı, paradır, şöhrettir. Sevgi, huzur değil elbette. İnsan yaradılıştan mazoşist olmadığına göre, metropollerde toplanırken bir bildiği vardır. Ama bizim biricik metropolümüz, görünürde doğal gelişimine terkedilmiş metropolümüz kadar acılısı da az bulunur. Tabi diğer çevre ülkelerinin metropollerinin, Delhi’nin, Karakas’ın, Meksiko’nun da hakkını yemeyelim.
Bunun bize özgü bir nedeni mi var acaba diye düşünürken, iki zorlu sürecin, iki ciddi tarihsel dönüşümün üstüste düştüğünü görüyoruz İstanbul’da. İşte bu ögeler, sonucu belirleyici oluyor:
Kırsallığın (ya da kırsallıktan yeni kopuşun) göçebe/geçici davranışları ile
Metropolitenliğin hızla kazanmak için acımasızca tüketme davranışları.
Bunlara bir de süreci kavrayamayan veya daha kötümser bir yorumla süreçten hızla sebeplenen bireylerin ve yönetimlerin bilinçsizliği veya tepkisizliği eklenince İstanbul tam bir kaoskent’e dönüşüyor.
Aslında tarihsel bağlam da bu ikili yıpranmayı destekliyor. İmparatorlukların başkenti “kozmo-polis”, uluslararası metropoliten “kozmopolit”e dönüşüyor.

Yakınmaları bir kenara koyup, yukarıda önerdiğim biçimde tepkileri analiz etmek daha ilginç. Bu tepkiler bozulmanın değil, değişimin yarattığı tedirginlik ve uyumsuzluk ile açıklanmalı. Bir tür modernleşme karşısında kendini iyi hissedememe!
Sürdürülebilirlik kavramına biraz da mimar-yaşam boyutundan bakmalı diyorum.

Kendine güvenen çağdaş, aydınlık bir mimarlığın (mimarın?) başedemeyeceği bir durum değil yani…