TÜRKİYE’DE YABANCI MİMARLAR

Dr. HAYDAR KARABEY

PANEL KONUŞMASI, İZMİR, EKİM 2000

“Uluslararası mimarlık uygulamaları” gibi nazik bir başlık altında da olsa, burada, daha çok yabancı mimarların Türkiye’deki faaliyetlerinden söz edeceğimiz belli.
Yani, daha doğrusu, mimarlarımızın yurtdışındaki işlerini, başarılarını pek dert etmeyeceğimiz açık. Onunla ilgili de söylenecek çokca sözümüzün olacağı günlerin gelmesi dileği ile, sadede gelelim.
Burada; ülkemizde, Mimarlığın (kimliğinin ve faaliyet alanının) tarihsel gelişimi sürecinde oldukça eskilere dayanan bir tartışmayı, yeniden gündeme getiriyoruz.
Bizimki gibi, merkezi gelişmenin biraz kıyısında kalmış ve merkezin etkilerine oldukça açık bir ülkede, bu konu, günümüz koşullarında daha da önem kazanıyor. Günümüz koşulları derken, yaşadığımız “küreselleşmeden” sözediyorum.
Türkiyedeki yabancı mimarlar ve yabancı mimarlık konusu, çağın getirdiği açılımlar, tepkiler doğrultusunda, (yani değişen evrensel koşullar içinde) yeniden, yeni boyutlarıyla ele alınması gereken bir konu. Bunu tartışma düşüncesini, ilk ortaya atanlardan biriyim. Bu konuya sahip çıkıp bizleri çağıran Mimarlar Odası İzmir şubesine de teşekkür ediyorum.
Önce tartışılması gereken iki kavramsal alan var:
Bir: Küreselleşme aslında nedir ve küreselleşmenin, bizler açısından anlamı, sonuçları nelerdir.
İki: Tasarımın, mimarlığın, işin yerlisi, yabancısı nasıl olur.
Burada sınırlarımı aşıp, bu iki felsefi konuyu; küreselleşmeyi veya mimarlık tarihini tartışacak değilim. Günlük yaşamımızda, meslek yaşamımızda, etkilerine ne denli açık olduğumuz bir süreç yaşadığımızı söylememe bilmem gerek var mı?
Yeni dönemin akışkanlığı içinde, bir yandan bilgi, teknoloji, malzeme; diğer yandan sermaye ve daha da önemlisi batılı büroların bizatihi kendileri yanıbaşımızda, karşımızda.
Bizlerden de olabildiğince “dışarıda” iş yapan var.
“AB’ye girmeye aday olduğumuz şu günlerde” lafını bolca duyuyoruz. Girsek de girmesek de, bu uluslararası ilişkiler artarak sürecek. Özelde, bizim de birçok ilişkimiz, kesişmemiz oldu yabancı mimarlarla. Kimi zaman danışmanımız, partnerimiz oldular, kimi zaman rakibimiz.
Gördük ki, durumun nimetleri de musibetleri de tam karşımızda.
Bu konularda sizlere anlatacağım öyküler ile; bir değerlendirmeye girmeden, olumlu - olumsuz yargılarda bulunmadan, bazı deneyimlerimi aktarmak istiyorum, tartışmalara açılım olabilir diye:

Olay 1: Bir Mimarlık Sergisi jürisindeyiz. Bazı işler, yani yapılar, projeler, biraz fazlaca “batılı” görünüyor. Doğal karşılanabilecek bir etkilenmenin ötesinde… Bilinir, bizim de Botta’larımız, Nouvel’lerimiz filan vardır. Ama öyle değil. Bu işler neredeyse batıda üretilmiş, buraya “insert” edilmiş.
Jüride bulunan, hem Ankara’yı, hem de bize göre daha eski kuşağı temsil eden bir meslekdaşımız, durumu şöyle değerlendiriyor:
Sizler, diyor, metropol İstanbul’da, global İstanbul’da, Batıyla bütünleşik bu Bizans’ta yabancılarla işbirliği içindesiniz, onların temsilciliğini yapıyor, dolarları götürüyorsunuz.
Kısmen doğru bir gözlem. Ama, içerdiği yargılama tonu açısından da felaket bir durum.
Evet, elbette, “batı” Türkiye’ye, sermayenin, karar merkezlerinin yoğunlaştığı İstanbul’dan girecek. Bizlerin (İstanbul mimarlarının) de cephede olmamız, bu deneyleri birçoğunuzdan önce yaşamamız doğal. Bu bir olgudur. Farkına varabilir, tartışabilir, tepki gösterebiliriz ama değiştiremeyiz. Ancak, durum karşısında, yöntem, davranış geliştirebiliriz. Nasıl davranmalıyız sizce?

Olay 2: Bir Ulusal Mimarlık yarışması sürerken aniden, bir söylenti çıkıyor: Bazı yarışmacı bürolar (Türk bürolar elbette), yarışma dosyasını, İngilizceye çevirip, konunun uzmanı Batı bürolarına gönderiyor, bayağı bir uzmanlık gerektiren projeler orada çözülüyor, gene, internetten “download” edilip, Türkçeye çevirilip basılıyor ve doğrudan jüriye sunuluyor. Bu işi yapabilmek için, neredeyse mimar olmaya bile gerek yok. Burada, çok zahmetle çözeceğimiz projeler, 200-300 kişilik, işsiz ve yeni pazarlara açılmak isteyen “mamut” batılı bürolar için çocuk oyuncağı işler. Bizde de elbette onlardaki bilgi ve deneyim donanımı yok.
Bu tür bir ilişki, daha düne kadar, hepimizin dudağını uçuklatabilecek bir durum olabilirdi. Hani, “şeytanın bile aklına gelmez” denecek türden! Varsayımsal bir durum, veya dedikodu da olabilir. Ben de icat etmiş olabilirim. Ama bu spekülasyon, şunu kanıtlıyor:
Günümüz koşullarında ulusal mimari konkurlardan bile söz etmek zor.
İşin bir başka yönü de var: neden olmasın, neden yabancı danışman kullanmayayım. Bunları tartışalım diyorum.
Ama en azından bu örnek, şunu düşünmemizi gerektiriyor: geleneksel, eski, hatta arkaik ahlak anlayışlarımızla, kurallarımızla günümüzün durumlarını, ilişkilerini artık değerlendiremeyiz.
İşte, bir felsefe sorusu daha: ahlak anlayışı nasıl evrilir?

Olay 3: Bazen, önemli ve kapsamlı bir iş için, bir işverenden görüşme daveti alırsınız. Bizim bildiğimiz, bir mimar, böyle bir “interview” a, görüşmeye ne götürür?
Önce, kendisini, kimliğini, kartvizitini, hadi az tanınıyorsa, CV. sini, yani özgeçmişini, varsa portfolıo’sunu… En çok da işin, süre kapsam ve bütçesine değin bir teklif taslağını.
Biz de böyle gidiyoruz ilk görüşmelere. Alındığınız yer, bir toplantı salonu, çay- kahve, işveren ve beyin takımı. Biraz konuşuyorsunuz. Şöyle size bir bakıyorlar. Bir eksiklik sezinliyorsunuz. Yani herkes yüzünüze Eee? diye bakıyor.
Önceleri anlayamadık, sonra yavaş yavaş durumları algıladık. Etraf sunum dosyalarıyla dolu. Yani bizden öncekiler, rakiplerimiz diyelim, batılı bürolar ağır sunumlar yapmışlar, sözleşmeden, işi almadan epeyce çalışmışlar, profesyonel sunumcuları da var.
Patron, “aman yabancılardan da teklif alalım” demiş ya…
Neyse, işverenin salonunda bu “frenklerin” dolu dolu kullandıkları her türlü sunum aracı, barko, ekran, TV. Bilgisayar…biz birşey sunmuyoruz. Henüz almadığımız işin nesini sunalım? Zaten sunum profesyonelleri değiliz, öyle ekiplerimiz de yok. Aslında, batılılar da sunmuyor, sunar gibi yapıyorlar, getirdikleri paftalar dolu, ama ne niyete algılarsan olabilecek soyut şeyler, yaklaşımlar filan. Ama müthiş profesyonelce. Herhalde, Libya’ya da Pakistan’a da aynı paftalar, render’lar götürülüyordur.
İşte, böylece bizler, yeni dünya düzeninin yeni yöntemleri ile içiçe yaşamaya başladık.
Daha çok örnek olay anlatılabilir…
Kenzo Tange Bürosuna mektup yazıp, Türkiye’de şu şu mega işleri aldım, birlikte yapalım mı? sizinle çalışmaktan onur duyarım dersiniz. Ondan olmazsa bir başkasından olumlu yanıt gelecektir. Bu mektupla, koca işverenlerin karşısına çıkarsınız, ben şu büyük adamla, büroyla ortağım diye…işte, globalleşmeye böyle de ayak uydurabilirsiniz.
Olaylar ve isimlerin gerçek hayatla ilgisi yoktur derler ya, burada, isimler farklı, olaylar gerçek.
Ben bu bölümde, bildiğim, duyduğum öyküleri anlattım…değişen iş koşullarımızın, ilkişkilerin öyküleri…bunlara ayak uyduranlardan, uyduramayanlardan, yeni durumlardan, yeni yöntemlerden söz ettim.
İkinci bölümde, bu durumdan çıkardığım sonuçlar ve önerilerimden sözedeceğim.


NE YAPMALI?
Bu sefer, başka bir perspektiften, gözlemlerimi aktararak başlayayım:
1980’lere, 90’lara kadar, Türkiye’nin iyi işler üretme çabasındaki bürolarının ücretleri, batılıların yarısından bile düşüktü.
Ama artık, buradaki maliyetelerin yükselmesi, batılı orta karar büroların, hatta kötü büroların, açılım furyasından yararlanarak yeni pazarlar edinmek için damping yapmaları sonucunda, onlarla ücrete dayalı bir rekabet artık zor. Daha önce anlattığım, “çağdaş” yöntemleri, halkla ilişkiler gurupları, boyutları, kapsamları, ilişki biçimleri ile de başetmek zor.
Tabi bizim buralara pek gelmeyen, doğru düzgün mimarlıktan söz etmiyorum. Keşke, Foster’a, Ando’ya, Nouvel’e Türkiye’de pahalı birer yapı yapma olanağı tanıyan işverenlerimiz olsa ve bizim onlara hayran olan mimarlarımızın da onlarla çalışabilme şansı olsa.
Böyle imzalı yapılar edinmek için dünyada bir çok ülke yarışıyor.
Ulusal Müzesine bir Picasso koymak gibi görüyor artık uluslar bu tür yapıları edinmeyi.
Gene de, özellikle küresel açılımdan yararlanacak gençlerin, bilgi, deney ve nitelik düzeylerini uluslararası düzeye yükselteceklerini biliyoruz. Buradaki işverenlerin de batılıların işlere kuş kondurmadığını anlamasıyla bir denge oluşacağına inanıyorum.
Yani, gelecekte varolabilmek; rekabet yanısıra, birlikte ve eşkoşullu çalışabilecek düzey ve cesaretten de geçiyor.
Bu arada yapmamız gereken önemli şeyler var:
• İş imkanlarımızı birleştirelim diyen batılı bir bürodan, biz evlenme teklifi de aldık. Baktık ki, karşılarında ne telifimiz kalacak ne tasarım gücümüz. Reddettik. Bu arada ilişkilerin ne getirip ne götüreceğini danışabilecek bir adres çok zor bulduk. Ama artık bu tür bağlantılar kuran, “merge” (kaynaştırma, füzyon) ofisleri de var. Gelecekteki nişanlanmalara, evlenmelere hazırlık olarak yasal, mali çerçeve çalışmaları yapmalıyız. Meslek odamıza gene büyük iş düşüyor. Artık, herhalde, “kendi gücümüze dayanalım” diyerek bu işin içinden sıyrılamayız.
• Önümüze çokça konulacak olan batılı büyük büroların imzacı veya uygulama projecisi olma, yerel adamları olma tekliflerini (yani; “our man in middle east!” olmayı ) taşaronluk tekliflerini red ederek, joint-venture’lar (iş temelinde eşit koşullu ortaklık) oluşturmalıyız.
• Buraya gelen batılı işadamı büroların niteliklerini tartışmalı, birbirimize, topluma, işverenlere açıklamalıyız.
• Ahlak anlayışımızı, ve iş alma, iş verme, iş yapma yöntemlerimizi çağın koşulları da görerek irdelemeliyiz.
• Üretim süreçlerimizi,ekiplerimizi, bilgi ve donanımımızı; yeni araçlarla ve bilgilerle çağdaşlaştırmalıyız.
• Çevremizdeki mimarı belli olmayan “mega” işleri, aniden karşımıza çıkan, kimin nasıl aldığı, yaptığı belli olmayan “faili meçhul” işleri, yapılaşmayı daha açık, saydam ilişkiler içine çekmeyi becerebilmeliyiz.