Toplumumuzda, tüm yapılı çevrenin dertlerinden, yıkımlarından sorumlu tutulan mimarlığımızın, 17 Ağustos yıkımının da altında kaldığını söylemek abartı olmaz.
Depremden bu yana yürürlüğe giren kimi yasa ve yönetmeliklerin de, bu bağlamda, mimarlara (mimarlığa?) bir darbe daha vurduğunu görüyoruz.
Önce, bu yasaları şöyle bir sıralayalım:
*Yapı denetimi hakkında kanun hükmünde kararname (KHK 595, 10 Nisan 2000)
*Yapı denetimi uygulama yönetmeliği (26 Mayıs 2000)
*Mühendislik ve mimarlık hakkında kanun ile, türk mühendis ve mimar odaları birliği kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun hükmünde kararname (KHK. 601, 28 Haziran 2000). Bu üçü, 10 Temmuz 2000 de yürürlüğe girdi.
*601 Sayılı kanun hükmünde kararnameye göre, uzman mühendis ve uzman mimar belgesi edinilmesine ilişkin uygulama yönetmeliği. Taslak halinde, her an yasalaşabilir.
Bu yasa ve yönetmeliklerin, mimarlık meslek pratiğini, yetki ve sorumluluk alma biçimlerini, biraz daha yakından algılanmış olarak hazırlanması için gösterilebilecek tepkiler için ise oldukça geç kalmış sayılırız. Burada, yasayı hızla kaleme alıp (yasa ve yönetmeliklerin hazırlanma hızı bile metinlerdeki cümle düşüklüklerinden, anlam tutarsızlıklarından kolayca kavranabiliyor) oldu bittiye getirenlerin hiç mi kusuru yok? Biliyoruz ki mimarlık mesleğinin hala esaslı bir yasası yok. Biliyoruz ki İmar İskan Bakanlığının, Bayındırlık’a dönüşmesiyle de mimarlık yasama ve yürütme düzlemlerinde tüm temsil edilme alanını mühendislere kaptırmıştır. Biliyoruz ki kırkbinlerle tanımlanan yetişkin işgücünü temsil eden meslek odası ve onun kanıksanmış söylemleri, olumlu çabalar da gösterse, yönetimler düzeyinde ciddiye alınmıyor.
Bu belgelerin tümüne yönelik bir inceleme yapabilmek ve eleştiri geliştirmek bizleri aşar. Burada, yalnızca, satır aralarından rastgele seçtiğimiz bazı noktalara dikkatinizi çekmek istiyoruz. Bir kere, tüm bu yasal çerçevenin değiştirilmesinin gerekçesi belli (metinlerde, sıkça deprem ve yıkıntı sözcükleri yeralıyor) ve çok alışıldık. Her depremden sonra yıkıntılara bakan bürokratlar, binaların taşıyıcı kolonlarını ince bulup kalınlaştırırlar. 20 santimlik taşıyıcılar, betonuna, donatısına, teknolojiye, strüktüre, işçiliğe bakılmaksızın, yirmibeşlere çıkar, sonra otuzlara…Proje onay yöntem ve süreçleri daha bir karmaşıklaşır, gerekli imza sayıları artar. Mimarların da başına bir sürü yeni bürokratik iş çıkar. Kimse, yerleşim alanlarının seçiminden, denetimsiz büyüyen doğayı yiyip bitiren kent denemeyecek yerleşimlerden, uydurma müteahhitlerden sözetmez. Bu kez, bina kolonlarını gereksiz yere şişirmek yeterli görülmemiş anlaşılan. Tabi, Devlet, çok büyük bir yükün altına girdi ya, yıkılan evlerin yerine konut edindirme çabasına girişince. Artık Yerel Yönetimler ve Devlet, yapılaşmadan, nitelik olarak sorumlu olmak istemiyor, tüm mali ve teknik sorumluluğu, özel uzman bürolara, Yapı Denetim Kuruluşlarına, teknik adamlara, ve onların zorunlu olarak sigortalanacağı sigorta şirketlerine devretmek istiyor. Durumdan vazife üreten bir çok mühendis, “garantili iş bitirecek” ekiplerini kurup yapı denetim büroları oluşturdular ve bir kez daha mimarların yetkileri budandı. Bundan böyle,Yerel yönetimler, yalnızca yeni yasanın yapı yapmak için şart koştuğu yüzlerce aşama ve imzanın tamam olup olmadığına bakacak ve her türlü şer sonuçtan kendini arındıracak. Ne var ki, diğer cephede, sigorta şirketlerinin henüz bitmemiş yapılara inşa aşamasında müdahale edemeyecekleri de belli ve sigortacılar da doğallıkla yasaya bu biçimiyle itiraz ediyorlar ve sorumluluk almak istemiyorlar.
Yasa ve yönetmeliklerin en önemli açığı, bizce hala can ve mal kayıplarının en önde gelen sorumluları olan yapsatçılara, müteahhitlik kavramına, onların yapılaştırma süreçlerine ve imar edilebilir alanların dışına taşan faaliyetlerine hiç bir tanım getirmemesi. Parayı ve arsayı doğrultup, ticaret odasına kayıt olan her kes, bilgi, deney, yetkinlik, örgütlenme, kadro ve makina parkına bakmaksızın, müteahhit olabilecek. Yani eskisi gibi, mahallenin uyanık kapıcısı veya kebapçısı bu işi yapabilecek. Ayrıca bu yasa, 180 m2 den küçük yapılaşmayı kapsamıyor. Bu da şu demek: gecekondusunu veya kendi başına evini yapacak olanların hiç bir türden mimarlığa ihtiyacı yok ve evleri de başlarına çökebilir.
Ey mimarlar ve özellikle gençler, sizlerin başına gelecekler ise anlatmakla bitmez!
Artık okulunuzdan mezun olduktan sonra beş yıl uzman mimarların yanında “sorumsuz” olarak çalışacaksınız (Ancak mezun olalı, 12 yılı bitirdiyseniz böyle bir zorunluktan muaf sınız). Önce bunca mimarı çalıştıracak staj-çalışma bürosunu nereden bulacağımızı, sonra da bu bürolara işi nereden bulacağımızı düşünelim. Sanki mimarlık dünyasına nur yağıyor. Her şeyi çözüveren bu yasa bu küçük ayrıntıyı atlamış: “Ulusal sınırlarımız içinde gerçekleşecek her türlü yapı faaliyetinde mimar kullanmak zorunludur” demeyi unutmuş. Her neyse, iş bulabildiyseniz, sicil dosyalarınızın düzgün olması için artık yanında çalışacaklarınıza nasıl hizmet edeceğinizi düşünün. Beş yıllık zorunlu staj döneminden sonra, paçayı zor kurtardığınız okullarınızdan hocalar, meslek odanızda size dört ila sekiz haftalık bir yenilenme kursu verecekler. Sonra, ÖSS sınavlarını aratmayan bir yöntem ile sınava çekileceksiniz. Köşesi kapalı kağıtlarda vereceğiniz hukuk, maliye vb. yanıtları yanısıra, okulda öğrenip de işinize yaramayan herşeyi anımsamak zorunda olacaksınız. Sizi teste çeken hocalarınız; muhtemelen sizin kafanızın içinde dönen beton karışımlarını, peşin vergileri, muhtasarları, amcaoğlu kız kaçırdığı için hapise düşen sıvacınızı, dolarla satın alaınan bilgisayar ve kağıt fiyatlarını, mimarlık dünyasındaki vahşi rekabeti hiç sormayacaklar. Sınavdan sonra kağıtlarınız okunacak, yüz üzerinden yetmişi doğrultanlar, bir de sıralamaya tabi tutulacak. Yüksek puan alanlar, “daha uzman” olarak, iki yıl sonra girecekleri yeni bir kurs ve sınava kadar, yıkılmayacak yapılarını yapmak üzere iş yaşamlarına geri dönecekler. Meslekdaşlarının diplomalarına, puan yerine mezuniyet derecesi yazma asaletine sahip mimarlık dünyasında artık, yetmişüçbuçukluk, seksenikilik uzmanlardan sözedilecek…Mimarlara, iki yılda bir verilecek zorunlu eğitimin yüzde otuzu hukuk konularından oluşacakmış! İşletme bilgisinden, teknolojiden, çağdaş malzemeden ve üretim yöntemlerinden, strüktürden, etikten, A.B. standartlarından söz yok! Uzmanlık alanları ise belli değil. Ekip çalışan mimarlık guruplarının işbölümlerine uygun olarak tek tek sınavın hangi bölümlerinden ne düzeyde sorumlu olacakları belli değil, uzmanların onay verip imzalayacakları “genç” projelerin telif haklarının uzman abi ve ablalara nasıl kaptırılmayacağı da belli değil…Günümüzde, zaten etik’in esamesi okunmadığından, imza ticaretinin de alıp yürüyeceği öngörülemiyor mu? Bu arada inanılması gerçekten güç, trajikomik bir son not: “Kamuda çalışan mimarlarda, yasaya göre Uzman olma şartı aranmayacak!”. Bu konuda yorum bile yapamıyoruz.
Bir de SMG olayı var. Bu eşi görülmemiş kepaze süreç için, sadık uygulayıcısı Mimarlar Odalarımız tarafından elbette tüm uygar dünyadaki benzerleri referans gösterilecektir. Özellikle genç mimarlar arasında enine boyuna tartışılan bu konu ile ilgili yalnızca bir kaç şey söyleyeceğim:
Pvc pencere uygulamasının yararları, yangında nereye kaçmalı, bakır kaplama nasıl yapılır, kastamonu evleri, bacacılık… düzeyini aşamayan ve salt haraç (olanağı olandan olmayandan para alınarak) karşılığı mimarlara puan toplatmaya yönelik bu eğitim seminerlerinin dünyada eşi benzeri yoktur. Bir kere bu sürekli bilgilenme-bilgilendirme süreçleri hiçbir biçimde yalnızca Odaların tekelinde değildir, bu konularda kendini kanıtlamış birçok kurum eğitim verebilir; üniversiteler, enstitüler, dernekler.... Ülkemizde, Arkimeet’ler ile müthiş bir ilgi gören Arkitera toplantıları, Yapı Endüstri Merkezi’nin, İstanbul’da hele yeni yerinde yaptığı çok önemli eğitim toplantıları bu sisteme salt rekabet korkusu nedeniyle alınmamaktadır. Doktora yapmış, kitaplar yazmış kişilerin geriye dönük bir yetkinlik ve yetki değerlendirmesi sistem tarafından görmezden gelinmektedir. Ayrıca “en çok puan toplama”ya zorlanan gençler, işsiz mimarlar için hiçbir kolaylık gösterilmememktedir. Tüm dünyada bu durumda olanların bu tür eğitim-yeniden eğitim çalışmalarına katılmaları için sendikaları, Oda’ları, olamazsa patronları para öder…Sağlam bir hukuk girişimi ile bu tuhaf SMG olayının durdurulabileceğine inanıyorum.
Aslında oluşturulan tüm yasal çerçeveye bir kez daha serinkanlılıkla bakarsak, görüyoruz ki burada esas konu, “mesleki uygulamada yetkinlik ve nitelik” sorunudur, uzmanlık değil. Ne yazık ki ülkemizde yapılı çevrenin üretilme koşullarının ve mimarlığın niteliğine değin yakalanan bu tarihsel fırsat “taşları bağlayıp delileri salıverme” kolaycılığı ile kaçırılıyor. Böylece hem eğitim, hem mimarlık niteliğinin yükseltilmesi, hem de yapılı çevrenin oluşmasında mimarlığa gerçek görevinin ve prestijinin iade edilmesi şansı yitiriliyor. Meslekte yetkinlik ve sorumluluk düzeninin sağlanmasına yönelik dünyanın bildiği en kolay ve doğrudan yöntem, bireysel sorumluluk alma yetkinliğine kavuşturulmak istenen teknik elemanların veya mimarların doğru dürüst eğitilmeleridir. Bunun için, şu çok bilinen yöntem uygulanabilirdi: 4 yıl eğitim + 1 yıl zorunlu staj veya çalışma dönemi + 2 yıl eğitim + meslek odası ve uygulama yapan mimarların da bileşiminde bulunduğu bir jüride sınava girmek sonucunda yetkin mimar olmak. Tabi, diplomalı işsiz fabrikalarına dönüşen YÖK Üniversiteleri, bu yöntemle, yılda 500 yerine en çok 50 yetkin mimar üretebilirler.
Bu tartışmalara katkıda bulunup, önümüze konan sorundan çözüm üretebilecek Meslek Odalarına, Üniversitelere, Derneklere, Vakıflara, tüm meslekdaşlara ve özellikle gençlere duyurulur…