AKIL VE AKM

Dr. HAYDAR KARABEY

Arredamento Mimarlık Nisan 2002

Yıl 2008. Birileri AKM’yi yıkmaya çalışıyor, birileri de engel olmaya çabalıyor…
Elbette açık-gizli gerekçeler var, birçok farklı düşünce ve birçok düşüncesizce laf havada uçuşuyor. Nasıl düşünmeli bu konuda, önce onu bir düşünelim:

Konu birkaç açıdan tartışılabilir.

• AKM’nin simgesel varlığı ve kentsel bellek ile kurduğu ilişki,
• AKM’nin Kent Mekanındaki duruşu, Taksim meydanı ile kurduğu ilişki,
• Bir mimari yapıt olarak niteliği, anlamı,
• İşlevsel, teknolojik yeterliği ve sunduğu konfor,
• Bir büyük yatırımın ekonomik ömrü ile ilgili değerlendirmeler,
• Bir “ticari” varlık olarak konumlandığı arsanın değerine göre yapısal değeri ve arsasının sunabileceği alternatif olanaklar,
• Potansiyel bir ideolojik savaş alanı olarak farklı kesimler ve tavırlar için anlamı…

Akıl ve mantık çerçevesi içinde kalmak kaydıyla elbette bütün bu başlıklar altında AKM için hem olumlu hem olumsuz değelendirmeler yapılabilir. Ama benim bugüne dek izleyebildiğim kadarıyla herkes konuyu bir ucundan çekiştirdiği için anlamlı bir sonuca ulaşmaktan uzağız. Hemen belirtmeliyim ki her tartışmada olabileceği gibi bu tartışmanın da kesin bir sonucu olamaz. Ancak bu kördövüşü içinde zaman zaman duyduğumuz akıllıca önermeler de yitip gidiyor. Nedeni ise basit: Çevremiz ile, kentimiz ile ilgili olarak çok zaman yaşadığımız türden bir oldu-bitti ile karşı karşıyayız ve panikliyoruz.
Elbette, AKM’yi durup dururken yıkmaya kalkışanların gerekçelerinin hiçbirisi inandırıcı değil ve çok iyi biliyoruz ki onlar yalnızca yukarıdaki tartışma alanlarının son ikisine kilitlenmiş durumdalar. AKM'nin arsası ve çevresinin taşıdığı potansiyel rant elbette ağız sulandırıcı, eh bir modernlik entellektüellik ve kimilerine göre elitlik simgesi olarak orada durması ise epeyce rahatsız edici.

Bunlar dışında kalan daha ciddi ve kolayca çözüme ulaştırılabilecek sorunların tartışılması, akıllıca çözümler önerilmesi ise AKM’yi yıkmaya kalkışanları pek ilgilendirmiyor.
Teknolojik olarak eskimiş ve bu nedenle tehlikeler yaratıyormuş: Bu durumda bakım sorumluları veya bakım bütçesini düzenleyenler hakkında suç duyurusu gerekir.
Mimari olarak Kent merkezine yakışmıyormuş: Çok tartışmalı bir durum, kimin için yakışıksız. Nedenini biz bilemiyoruz, ben de bir mimar olarak anlayamıyorum ama bazı gazeteciler anlayabiliyor. Kentte uğraşılacak “yakışıksız” yer mi kalmadı? Nasıl bir mimari yakıştıracaklar acaba oraya, bir de alternatif sunabilseler ya.
Çevresiyle sıcak bir ilişki kuramıyormuş, Boğaziçinin muhteşem manzarasına açılamıyormuş: Herhalde bunun için bir yapı yıkılmaz, belki biraz tadil edilir. Örneğin, bütün İstanbul’lular apartmanlarının manzara cephelerine kaçak pencere açmayı bilirler. Kaldı ki “mimar” ışıltılı giriş cephesini meydana açmış, Boğaz tarafına (sahne arkasına) ise doğallıkla çalışanların mekanlarını koymuş.
Akustik, sahne teknolojisi, yangın önlemleri gibi düzeltmelerin ise bir yapıyı yıkmadan yapılabileceğini herkes biliyor. Öyle olmasaydı, iki-üçyüz yıllık yapılarda nasıl opera-bale sahnelenebilirdi dünyada? Bodrum katında fare var diye hangi akıllı evini yıkmaya kalkışır acaba?
AKM çevresinde ciddi büyüklükte potansiyel boşluklar var. En azından bir AKM büyüklüğündeki otopark-garaj bölümünün mevcut yapı ile bütünleşik olarak yeniden ele alınması hem işlevsel hem de teknolojik olarak bu Kültür Merkezine çok ciddi ve çağdaş katkılarda bulunmak için yeterli olacaktır. Ayrıca burada yapılacak akıllıca bir düzenleme ve verilecek işlevler ile bir kültür işletmesini destekleyecek ciddi ticari gelir de elde edilebilir. Elbette burada geliştirilecek her türlü proje açık, şeffaf olmalı, kentlinin de görüşlerine sunulmalıdır.
Herhalde gerçek bir Kültür Merkezi için doğru dürüst bir işletme modeli de gereklidir. Bir ara (CHP dönemi-Fikri Sağlar Kültür Bakanı…) AKM’nin “halka yeniden açılışı” gibi ilginç bir operasyon yapılmıştı. Demek bir de “kapalılık” sorunu var kimileri için!
Bu da elbette işletme modeliyle ilgili bir konu.

Yapacak başka iş yokmuş (Örneğin Ayazağa’da çürümekte olan Kültür Merkezi, örneğin Haliç’te bitmeyen Kültür Merkezi, örneğin Tepebaşı’ndaki ucube yer…) gibi dönüp dönüp aynı şeyleri sorun ediyoruz.

Hiç bir şey otuz yıldan fazla dayanamayacak mı bize. Herşeyi yeniden ve yeniden ne olduğu bilinmeyen “kavramcık”larla sürekli tartışacak mıyız…Başka işimiz mi yok?

Herşeyi hergün yıkıp yeniden mi yapmaya kalkışacağız?