TÜM DÜNYADA İYİ MİMARLIĞI, İNŞAAT SEKTÖRÜ (DE) SÜRÜKLER…

Dr. HAYDAR KARABEY

Mimarın Dünyası’nda yayınlandı. Temmuz 2005

Türkiye mimarlığı, dünya mimarlığının neresinde sorusu, beraberinde, bu ülkede mimarlığa verilen önemin derecesini ve ne koşullarda mimarlık yapıldığı sorularını da getiriyor.
Öykündüğümüz Batı dünyasında, mimarlığa bir kültür bileşeni olarak verilen öneme, mimarlık konusunda gündemi oluşturan yapılara, üretilen sözün kaynaklarına, sözün nerelerde nasıl üretildiğine, koşullarına, işverenlerine konularına bir bakarsak, bu tür bir Mimarlığın (büyük harfle yazılan mimarlık) hangi alanlarda yapısallaştığını görebiliriz.
Dünyada, mimarlık denince sözü edilen yapıların konularına, kategorilerine baktığımızda bunların bizim gündemimizle pek ilişkili olmadığını görüyoruz. İşte üç ülkeden nitelikli birer mimarlık dergisinin yer verdiği konuların son üç yıllık ortalama dağılımı :
Konut , özel sektör yönetimi,ofis, resmi yönetim, ulaşım, şehircilik, turizm, restoran eğlence, spor, ekoloji ,yenileme, dönüştürme, sanayi gibi konuların toplamı : %40.
Buna karşın; Eğitim: %20, Kültür: %40 olmak üzere ise, dikkat çeken,ses getiren yapı türlerinin toplamı %60 olarak görülüyor. Burada hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum, o dünyada mimarlık yalnızca kısıtlı bir meslek çevresinin veya entellektüel kesimin değil, tüm toplumun gündeminde önemli yer tutuyor; günlük medyanın bile mimarlık editörleri var.
Mimarlık dünyasının, ve belki de tüm kültür evreninin genel konulu yapılar yanısıra kültür konulu yapılara olan bu ayırımcı ilgisinden, kültür ve eğitim yapılarının çağdaş bir mimarlık yapabilmek için ideal konular olduğu gibi basit bir çıkarsama yapabilir miyiz? En azından, kültür konularında artık uygar dünyada, buralarda hiç rastlanmayan yoğunlukta bir mimarlık talebinden sözedilebilir. Samuel Huntington’un (şu ünlü “uygarlıklar çatışması” teorisinin babası) geleceğin yönetilmesi ile ilgili görüşü bunun nedenini açıklamak için yeterli sanırım…“Ulus Devlet’in dağılmasından sonra, gene de yarışma ve çatışma insan ve toplum ilişkilerinden kalkmayacak. Başka bir düzeyde, kültür ve uygarlık birimleri arasında sürecek” .
Merkez’de, batılı ülkeler, çağdaş mimarlıklarını da bu kültürel yarışın prestijli bir ögesi olarak dünya düşün ve yapım piyasasına sunuyor, savunuyorlar. Müzikçileri, sporcuları, sinemacıları gibi…Bizim, mimarlığımızı uluslararası alanda tanıtmak gibi bir alışkanlığımız yok. Bu ilgisizliğin doğal sonucu olarak Türkiye’ye yönelik önyargıları, oryantalist bakışı da çok zor değiştirebiliyoruz.
Başka biçimde açıklamaya çalışayım: Bu ülkede, her gazetenin en az iki spor sayfası var. Ama, kültür ve sanata ayrılan bölüm ancak satırlarla sınırlı.
Dünya kupaları, olimpiyatlar yapılırken bütün dünya tek göz tek kulak olup olayları izliyor. Yıllar sonra rekorlar kırılıp geçiliyor ama yapılar kalıyor. Uygarlık tarihi savaşlar, imparatorlar ile değil, yapılar ile örnekleniyor. Önemli mimari yapıtlar, kimi zaman ülkelerin simgesi oluyorlar. Batı dünyası, uygarlığının kanıtları olarak artık (futbolcuları, artistleri, şarkıcıları kadar ve onlardan daha da fazla) sanatlarını, kültürlerini ve doğallıkla da mimarlarını, mimarlıklarını da öne sürüyorlar. Çağdaş toplumlar, ekonomik güçlerinden daha fazla kültürel üretimleri ile yarışıyorlar.

Her durumda görülüyor ki evrensel düzeyde rekabet edebilecek bir mimarlık yapabilmek için; iş kadar işveren de, onun talepleri, tercihleri, kültürü, değerleri de belirleyici oluyor. Mimarlık tarihinin neredeyse işverenler tarafından yazıldığı göz önüne alınırsa, Türkiye’de daha uzun bir süre düzgün ve evrensel düzeyde yarışabilecek işler işverenlerini bekleyecek. Bizim yukarıdaki konularda yapı ısmarlayanımız da yok, yapanımız da! Dolayısıyla yayınlayacak, yarışacak özgün projelerimiz de yok. Son dönemde sayıca çoğalan meslek medyasında sürekli olarak aynı türden alelade işlerin yayınlanmasına veya düzeyli iş yapmayı ilke edinmiş birkaç meslekdaşın, neredeyse hiç iş yapamamasına şaşmamalı.
Daha başka bir deyişle; içinde yaşadığımız coğrafya, ekonomi ve toplum önce işlerin türünü sonra işvereni ve sonuçta bizi ve işimizi etkiliyor.
Kuramsal bilgimiz, deneyimimizle birleşince, görüyoruz ki, yapılı çevrenin oluşmasında “mimarlık” diye tanımlanan faaliyet alanı yanısıra, gerçekten; politik, idari, sosyal, ekonomik, hukuksal, psikolojik sayısız girdinin etkisi var. Beşyüz yıl gerilere referans verilerek, bu topraklarda yetişmiş tek mimarın Sinan olduğunu tekrarlamak zorunda kalmak herhalde yalnızca günümüz mimarlarının kusuru değil. Çağdaş bir düzeyi yakalamak için, yukarıda anlattığımız özellikli işlerin gerçekten ısmarlanmasını beklemek bir yol olabilir. Ismarlanmama koşulları değişinceye kadar (zenginleşme, kültürel gelişme, geniş perspektifli işverenler, karmaşık imar koşullarının netleşmesi, kentlerin örgütlenmesi, yapım sektörünün ve ilişkilerinin kurumsallaşması, uluslararası taşaronluk yapan mimarlık büroları yerine “joint-venture” lar…) beklenebilir. Ama, beklerken, buradaki mimarların da, mimarlık medyasının da, daha çağdaş ilişki yöntemleri aramak gibi yapabilecek birşeyleri olduğunu düşünüyorum.

İsterseniz bu sorunun tartışılmasını uzmanlara, mimarlık eleştirmenlerine ve mimarlık tarihçilerine bırakarak, konuya, inşaat sektörü ile mimarlığın yapıcı ilişkilerine, şimdiki deyimiyle “kazan-kazan” paradigmaları açısından bakalım.

Türkiyede 35.000 mimar var. Bunların büyük çoğunluğu, mesleğinden başka işler yapıyor. Ülke düzleminde, veya sektörler arasında düzgün bir dağılımı da yok mimarların.
Başka bir bağlamda, ülkemizde mimarların iş koşulları ve alanları açısından sivri bir piramidal yapı içinde katmanlandıkları görülüyor. Otuzbeşbin mimarın neredeyse otuzbini, işsiz veya konu dışı alanlarda çalışıyor. Kalanın en çok üçbini en azından sektörle ilgili alanlarda çalışabiliyor. Bunların belki üçyüzü, ülke düzeyinde sözü edilebilir gerçek koşullarda etkin mimarlık yapıyor. Herhalde otuz kadarı da gerçekten uluslararası düzeyde işler alıyor ve üretebiliyordur.

Diğer yanda, çağımızda gelişen talepler ve teknolojiler, mimarların tek başlarına altından kalkamayacakları bir çalışma biçimi dayatıyor. Mimarların, inşaat mühendisleri ile bilinen bir çekişmeleri vardır. Bu çekişme dünyada arkaik kaldı. Artık, dünya çapında iyi mimarlık için müthiş yaratıcı bir mühendisliğe ihtiyaç olduğunu görüyoruz. Bu, mesleği uygulama alnında, birkaç düzlemde geçerli.
Türkiye’de ise, bu disiplinler arasında sessizce süregiden yetki ve pasta paylaşımı kavgası daha yeni su yüzüne çıktı. Son günlerde, TMMOB ile Mimarlar Odasının mücadelesi, giderek tatsız bir kavgaya dönüşüyor. Ben ise çağdaş işler üretebilmek için işbirliğinin gerektiğini ve ise mühendisliğin yaratıcı mimarlığın önünü kesmek yerine açması gerektiğini düşünüyorum. Ne yazık ki gerek akademik eğitimin katılaşmış yapısı, gerekse kendine daha geniş ufuk açmaktaki çekingenlik nedeniyle bizim yaratıcı, çözüm üretici diye tanımlayabileceğimiz anlamda iş yapan mühendis sayımız, bir elin parmakları sayısını geçmez.

Diğer yandan ise, inşaat sektörünün mimarlığı bir motor güç olarak sürüklemesi gerekir. Ülkemizde, ciddi bir hacime ulaşan bu sektör, yapı malzemeleri üretimi, ithalat ve ihracatı, yapı üretimi, dekorasyon malzemesi üretimi, inşaat-makina sanayi, müteahhitlik…gibi çok büyük bir alana sahip.
Türkiye, sürekli inşaat faaliyeti halinde olan bir ülke. Mimarlığı, iyi mimarlığı sürüklemeyen bir inşaat sektörü, yalnızca kaba yapı ürünleri üretimi ve ticareti ile kısıtlı kalır. Mimarlar ise yapısal çözüm üretirken, detay çözüyor, çözüm istiyor, patent bile alarak, sektöre ürettirebiliyor. Bu işbirliğinden yaratıcı çözümler ortaya çıkabiliyor.

Gerçekten çok güçlü olan ve ulusal (hatta uluslararası) üretim içinde önemli yer tutan inşaat sektörünün çağdaş mimarlığın gelişimine bir çok yönden katkıda bulunabileceğini düşünüyorum. Bu katkı, ar-ge, eğitime katkı, yarışmalar, ödüller, doğrudan iş siparişleri, sponsorluklar, sergi ve yayınlar aracılığı ile olabiilir.
Böyle bir katkı, sektörün, uluslararası düzeyde gücünü ve prestijini de arttıracaktır.