MİMARLAR İKTİDARDA

Dr. HAYDAR KARABEY

Bu yazının bir özeti, Nisan 2005’te Radikal’de yayınlandı


MİMARLAR İÇİN TARİHİ FIRSAT: YEREL SEÇİMLER GELDİ

İstanbul’un kar depresyonuna girdiği günlerde, televizyon ekranlarında yorumlarıyla bolca gözüken meteorologlara bakarken, “işe bak, şimdi de bunlar meşhur oldular!” diye söylendim. Öyle ya, ülkemizde depremler jeoloji mühendislerini, ekonomik krizler iktisatçıları, yakın savaşlar ise emekli generalleri ekranlara taşıyıp, medyatik kılmıştı. “Biz mimarlar acaba ne vesile ile meşhur oluruz?” diye düşünmeye başlamıştım ki…
Belediye seçimleri, geldi çattı.
Mesleğimiz adına işte “vatana bir hizmet fırsatı” ve meşhur olma olanağı nihayet çıkmıştı. Meşhur olmak da ne, tam anlamıyla “iktidar” demekti bu, mimarlar için!
Gerçekten, sağda solda bazı kent ve yörelerde, bir başkan adayının mimar olması, özel bir nitelik olarak vurgulanmaya başlamaz mı! Ülkemizin biricik metropolü, gözbebeği İstanbul’a da en sıkı partiden bir mimar Belediye Başkan adayı olunca iyice sevindim.
Mimarlar, çevre ve toplum duyarlığı olan, fiziksel bozukluklardan, doğa yağmasından huzursuz olacak biçimde yetişmiş, entellektüel kimseler değil midir? Kentlerde dolaşırken eğri büğrü görüntüleri, çarpıklıkları, çirkinlikleri “photoshop”layarak düzeltmeyenimiz yoktur. Otobüsleri düzenli tasarlanmış durakların olduğu yol ceplerine sokar; meydanları, kaldırımları hayalimizde düzenler, asfaltı tamir eder, eğri elektrik direklerini düzeltir, eksik ampulleri yakar, göz tırmalayan tabelaları söker, rezil binaları yıkar, eski eserleri restore eder, sağa sola ağaçlar dikeriz. Daha geniş vizyonlu kimilerimiz, boşluklara şahane binalar kondurur, boşluk yoksa, tüm bir yapı adasını dibinden kazır yerine kendi istediği türden mimari yapıtlar kondurur, gecekonduları satelit yerleşmelere taşır, metro hatları açar, hatta denizin üzerine otoyollar, su üzerine eğlence merkezleri inşa eder.
Ne ki, iktidar hiç bir zaman, dünyayı ve kentleri böylesine değiştirebilecek kadar “biz”de değildir, ayrıca iktidarı elinde bulunduranlar da bizlere pek bir şeyler sormazlar.
Ama bu günlerde, meslektaşlarımızın yerel yöneticiliğe yaygın biçimde aday olması sonucunda, bize bir sürü şeyler soracaklar, gem vurulmuş hayallerimizin zincirlerini boşaltacaklar ve sonunda iktidarı ele geçireceğiz gibi geliyor bana. Fırsatlarımız bununla da sınırlı değil:
Mimar olsun olmasın, seçim sürecinde, tüm adayların parlak “proje”lere ihtiyacı var.
Bilgisayarlarınızın sanal programlarını açın, bilgisayarla dünyayı değiştirecek proje görüntüleri elde edecek kadar marifetli değilseniz, kuru ve sulu boya kalemlerinizi masaya çıkarın, hayallerinizin perspektiflerini üretmeye başlayın. Seyyar mimarlık kitabı satıcıları kapı kapı boşuna mı dolaşıp yeryüzünün en güzel binalarının, meydanlarının, sokaklarının fotoğraflarını içeren kitapları taşıyor sizlere?
Alın, neyi isterseniz, neyi beğenirseniz kopyalayın. Biraz da “render”dan ne çıkar. Bir sürü becerikli genç render’cı iş bekliyor. Görselleştirin hayallerinizi.
İstanbul, Ankara, İzmir, Eminönü, Şişli, Beşiktaş proje bekliyor Belediye Başkan adaylarından. Onlar da sizden. Kaçırmayın bu fırsatı. Uyanın. Yıkın ve yeniden inşa edin dünyayı.


Bu karmaşık düşünceler ile karşılamışım, Mimar Belediye Başkan Adaylarını… Bir kaç yerde adayların “render”lattıkları korkunç projeleri gördüm. Aralarında en Baba’larımızın bile tasarımları vardı. Dudak uçuklatıcı bir durum doğrusu… Neyse, günahı boyunlarına denir böyle durumlarda.
Seçimler öncesinde, Yönetiminde bulunduğumuz İstanbul Serbest Mimarlar Derneği’nin mimar Başkan Adayları ile toplantılar yapıp düşünce alışverişinde bulunulmasını planladık. Özellikle de İstanbul Büyükşehir adayı sayın mimar Kadir Topbaş ve Beşiktaş İlçe Başkan adayı sayın mimar İsmail Ünal ile heyecanlı, verimli (?) toplantılar düzenledik. Kendi adıma bu mimar-başkanların “ego-proje”lerinden ürktüğüm için, her fırsatta ve elimden geldiğince tartışma konularını kent için proje üretme yöntemleri çerçevesine çekmeye çalışmışım. Hepimizin bildiği gibi, ihaleler şaibeli, ihaleyi alanlar hep aynı, örgütlenmiş ekipler, sonuçlar şişirme, uyduruk renderlardan oluşan çevreler… Yarışmalar işverene göre abesle iştigal, lüzumsuz zahmet, para harcama ve vakit kaybı. Yarışma sonuçları ise her zaman mimarlar arasında bile kanlı tartışmalara neden oluyor. Mimarlar Odası bile kendi açtığı yarışmanın sonuçlarını beğenmedikten sonra, kim ne bekleyebilir mimari yarışmalardan.


Kent yararına çözümler üretilebilmesi, nitelikli mimarlık ile kamusal işveren arasındaki ilişkilerin çağdaşlaşması için “proje ihalesi” ve “proje yarışması” süreçlerinin uyumlanması gereklidir. Bu amaçla, bu iki araç, ortak ve katılımcı bir düzlemde buluşturulmalıdır.
Tüm ülkemizin, kentlerimizin, Kamusal işverenlerin, Yerel Yönetimlerin nitelikli uygulamalar için çağdaş ve düzeyli projelere ihtiyacı var. Ama, Yerel Yönetimlerin bazı uygulamaları, çevremizde gördüğümüz duyduğumuz kentsel projeler ve sonuçları hiç parlak değil.
Mimarlık kamuoyunda ve genelde tüm toplum tarafından tartışılarak yapılması gereken yapılar, düzenlenmesi gereken çevreler, kimselerin haberi olmaksızın doğrudan ve yetersiz programlar ve projeler ile ihale ediliyor. Sonucu hem yapanı, hem yaptıranı, hem kullananı, hem kent için uygar çözümler bekleyenleri hiç de tatmin etmeyen ihaleler ile yapılan savruk çevre düzenlemelerinden, anlık plan kararlarından, projelerden kentleri sakınmak gerek. Diğer taraftan, son dönemlerde kentsel bağlamda yapılan yarışmalar ile elde edilen projelerin ise hiç biri uygulanamadı, veya kentsel düzenlemelerde yol gösterici olarak kullanılmadı. Şeffaf, katılımcı, çok iyi hazırlanmış, doğru soruyu soran ve uygulanabilir sonuçlar isteyen bir yarışma sistemi için Mimarlık Meslek örgütlerinin de Kamusal - Kurumsal işverenin de daha çok çaba göstermesi gerekiyor.
Burada özetlemeye çalıştığım ve hepimizin çokça yaşayıp bildiğimiz bu iki yönlü sorunu; yani kentsel bağlamda ihale veya konkur ile proje elde etme yöntemlerini buluşturmak için bir çalışma yapalım.


Seçimler yapıldı, işte Mimarlar nihayet “iktidar”daydı. Bakalım ne olacaktı?
Olanlar oldu. Mimar Başkanlar, kendi bireysel hayallerini “vizyon” hatta “hedef” kılarak işe giriştiler. Elbette önce politik destekçilerinden oluşan bir yakın çevre oluşturdular (bunlara danışmanlar denir kısaca biliyorsunuz) sonra, piyasada işbitirici kim varsa, onlardan da bir büro. Bu büronun adı her zaman pek cafcaflı olur. Şimdi de öyle bir büro kuruluverdi. Bileşenine Sayın Başkan güveniyor, bizlere bir şey söylemek düşmez. “Proje”ler hızla üretilmeye başlandı. Aman hemen kaleme sarılmalıydım:


SAYIN TOPBAŞ, BİZİ YANLIŞ ANLADINIZ!

Yerel seçimler öncesinde, İstanbul Serbest Mimarlar Derneği’nin bir yemekli toplantısına, aday sıfatı ile konuk olan Sayın Kadir Topbaş, meslektaşlarına şöyle demişti:
“Ülkemizde, mimarlığın prestiji gerçekten zayıf. Sizler, mimar sıfatı ile aday olan benden beklediklerinizi sıralıyorsunuz. Kazanırsam, benden desteğinizi esirgemeyin. Ben de çekiniyorum doğrusu. İstanbul’da bir mimar Belediye Başkanı da başarılı olamazsa, mesleğimizin prestiji iyice zedelenir…” Yaklaşık olarak aktarabildiğim bu görüş gerçekten üzerinde düşünülmeye değer. Bir kaç anlamda…
Artık Başkan olan mimar Kadir Topbaş, elindeki iktidarı ilginç projeler üretme yolunda kullanmaya niyetli görünüyor. Haliç’e camdan Köprü, Sivriada’ya dev Semazen heykeli…
Hepimiz biliyoruz ki büyük anıtlar, “büyük” dönemlerin eserleridir. Bir ülkede faşist veya hadi otoriter bir rejim yoksa anıtlar egemenlerin emirleriyle değil, halkın katılımı ile, tarihsel göstergeler olarak gerçekleşir. Hele çağımızda “anıt” anlayışı tümüyle değişmiştir. Ama, bu tartışmayı bir yana bırakalım. Daha oralara çok var!
Demokratik bir kentte, metropolde yaşayanlar birbirlerine karşı sorumludur. Bunun için bir çok yasaya yönetmeliğe de uymak zorundayız. Bizler nasıl ki yeni bir yapı yaparken bu kurallara uymak ve izinler almak zorundaysak, onlar da böylesine dehşetli belirleyici kararalar alırken bizlere danışmak zorundadırlar. Yöneticiler, bizim seçtiğimiz kişiler olarak öncelikle bu kentin dörtbin yıllık tarihine sonra da aynı mekanı paylaşan bizlere karşı sorumlulardır ve her akıllarına eseni yapmaya hakları yoktur.
Mimarlık bugün gerçekten iktidar açlığı çekiyor. Ama bu anlamda mı? Hangi aklı başında mimar, “hele bir iktidarı ele geçireyim de şu hayalimdekileri gerçekleştireyim” diye düşünebilir? İktidarı ele geçiren bir Başkan bunu kendi özel fantazileri doğrultusunda mı kullanır?
Başkan’ın hayal ettiği Semazen anıtının eteklerinde yeralacağı iddia edilen Cami-Sinagog-Kilise kompleksine ne demeli? Bu kentte, onlarca yıkılmaya terk edilmiş kilise, sinagog onarım ve canlandırılma beklerken yenilerini yapmaya kalkışmanın ne anlamı var? Üstelik bunlar, yalnızca şov amaçlı yapılar, içleri boş, cemaatsiz. Tek başına bu öneri bile bu topraklarda yaşamış Hristiyan ve Musevilerin kemiklerini sızlatmaya yeter doğrusu.
Sayın Topbaş, bizler, ülkemizde Mimarlık biraz “iktidar” istiyor derken bunu kastetmemiştik. Yanlış anlaşılmışız.


Gün geçtikçe olaylar daha da vahim bir hal almaya başladı. Sayın Başkan, danışmanları ile bir büro kurmuş, orada İstanbul ile ilgili hayallerini projelendirmeye başlamıştı… Burada üretilen işlerin nasıl kotarıldığına değin bazı duyumlar almakla birlikte içinde olmadığımız bir süreci eleştirme hakkımız yok (bu konuda UIA Vadi yarışmasını kazanarak başını büyük belaya sokan Fatih Erduman ilginç gözlemler aktardı).
Ancak gene de iki konuyu her zaman tartışmaya hakkımız olduğunu düşünüyorum.
(bunları tartışmaya çok hakkım olduğunu da iddia ediyorum, bir İstanbul’lu olarak, sorumlu bir aydın olarak, mimar ve şehir plancısı olarak, kentsel kültür ile İstanbul hakkında kafa yormuş ve en az elli yazı yazmış biri olarak, konuyla ilgili en az üç STK temsilcisi olarak vs. vs…)
Bir: Bu projelerin seçimleri, mimari nitelikleri ve İstanbul gibi benzersiz bir kent ile kurdukları sorunlu ilişkiler.
İki: Bu projelerin kentli ile katılımcı bir biçimde paylaşılma(ma) biçimleri.


“İSTANBUL’A BAKIYORUM GÖZLERİM FALTAŞI” (Radikal. 03-03-2005’den kısaltarak)

İstanbul'un imajını Dubai'nin Yelken Oteli ve yapay Palmiye Adası'na benzeyen mekânlarla 'cilalamak' isteyen Büyükşehir Belediyesi, hazırladığı projelere uluslararası yatırımcı desteği bulmak için Cannes'a gidiyor.
Yatırımcıların ilgisini çekmek isteyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Dubai'nin ünlü Yelken Oteli (Burj El Arab) ve Palmiye Adası benzeri projeler hazırladı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bu projelerle, Fransa'nın Cannes kentinde yapılacak Uluslararası Proje Finansman Yatırım Platformu'na (MIPIM) katılıyor. Şehircilik Atölyesi tarafından hazırlanıp Cannes'a götürülen projelerin bir kısmının fizibilitesi ve ön değerlendirmesi yapılmış durumda.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, konuyla ilgili şu bilgileri verdi: "Hem pazar, hem de kentin tanıtımı açısından bu platform çok önemli. Görücüye çıkmak gibi. Projelerimizi yatırımcılara sunacağız. Yap-işlet gibi her türlü teklife açığız. Dünyada artık kentler yarışıyor. İnsanlar Dubai'yi, Palmiye Adası'nı, Yelken Otel'i konuşuyor. Biz de burada, dünyayla yarışacak projeleri ortaya koyacağız. İstanbul'un yatırım potansiyeline dikkat çekeceğiz. İstanbul, yeni bir cazibe merkezi. Her hafta birkaç firma İstanbul'da yatırım yapmak için bizden randevu istiyor..."
'Tower'istan'a buyrun!
Cannes'da toplanan MIPIM'a, Şişli Kültür Merkezi, Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi, Eğlence Parkı, Tarabya Sağlık ve Ekolojik Güzellik Parkı gibi projeler yanı sıra 'geleceğin imaj kuleleri' adıyla şu projeler götürülüyor: Istower, Çamlıca Tower, Bosphorus Tower, Skyport Tower, Millenium Towers, Haliç'te Kalyon Otel… MIPIM'da uluslararası yatırımcılara Zeytinburnu'ndaki Uluslararası Deniz Terminali ve Yat Limanı Anahtar Kentsel Dönüşümü Projesi, Haydarpaşa Limanı'nın yat limanına dönüştürülmesi, tarihi yarımada, Yedikule, Dolmabahçe ve Kadıköy ile ilgili çeşitli projeler de tanıtılacak.


BİR KORKU FİLMİ DEKORUNA DOĞRU

Herbiri ayrı ayrı birer korku filmi dekoru olan bu projeler herhalde, Batı dünyasının vahşi yatırımcılarından da sağlam destekler bulacaktır. Öyle ya, biz İstanbullular böyle bir İstanbul istiyorsak onlara ne? İstanbul’un kırılgan coğrafyası, dörtbin yıldır eklemlenerek oluşan kentsel kültürü ve kimliği, Global yatırımcıya “vız gelir”.
Haydi hep birlikte bir an önce gerçekleştirelim şu projeleri de kurtulalım İstanbul’dan…
Sonra gider kendimize yeni bir kasaba kuracağımız başka zavallı bir çayır daha buluruz.

Boğaziçine Üçüncü Köprü ve Dev Fetih anıtı, Radar Kuleleri, Derisi yüzülmüş bir Kızkulesi, Gökkafes-Parkotel ve daha yüzlerce kentiçi gökdelen, Moda’ya Sahili Otoyolu ve uyduruk Tramvay, Sivriada’ya Mevlana heykeli, Adalara GSM antenleri, Osmanlı-Selçuklu tipi Eğitim yapıları, Haydarpaşa’ya Manhattan, Çekmece’ye Disneyland, Maçka’ya beton-parkı, Her mahalleye uyduruk bir Kültür Merkezi, Hilal Çatılı yolsuz Olimpik Stad, Depremini bekleyen Kente bitmeyen inşaatlar, Kemirilen Ormanlara, Sel Yatağına Patlayan Çöplüklere gecekondular, Su Havzalarına Villa-kentler, Haliç’e Kalyon (biçiminde?) hotel, Toweristan’bul, Marmara Denizi’ne uçan otoyol, Korumalı-Aktiviteli siteler, Vali Bey’in önerdiği özelleştirilmiş Kent Korucuları ve Kent Kamera sistemi, Dolmabahçe’ye Çadır tiyatrosundan bozma Holding Süpermarketi…
Biz gerçekten “faltaşı” olmuş gözlerimiz ile durumu algılamaya çalışırken arkadan bir de Sayın Topbaş’ın hayalindeki “ÇİFT-DEVASA-DORE-BOYNUZ-DİREKLİ, CAM- AHŞAP-ÇELİK KARIŞIMLI” Haliç Köprüsü projesi (*) ortaya çıkmaz mı?

Öyle görünüyor ki Sayın Topbaş ve mimarları, İstanbul’a en az kendilerinden öncekiler kadar koyu ve silinmez bir damga vuracaklar…

(*) Bu köprünün estetik, mimari veya mühendislik düzeyi tartışmaya değmeyecek düzeyde. İçinden geçen yayaların aşağılarındaki Haliç suyunu görmeleri için yayaların bir cam tüpten geçmesi (neyi göreceklerse?), köprü düzleminin “hafif” asfalt (nasılsa?) veya “ahşap” traversleden oluşması, Calatrava’nın birer mühendislik başyapıtı olan tasarımlarını yalnızca taklit eden statik kurgusu, Haliç’ten (altın boynuz !) mülhem boynuz biçimli ve altın renk boyalı askı kuleleri gibi naif ögelerinin her biri dehşet verici!