USTALAR…USTALARIM

Dr. HAYDAR KARABEY


Beyazıt’ta bir “Ermeni Kalfa”nın yaptığı söylenen taş bir evde doğdum. Evi dedem yaptırmış. Ben kendimi bildiğimde, Kalfa’nın adı hatırlanmıyordu. Ancak, bir çok vesile ile sık sık hayır ve rahmetle anılırdı. Algılayabildiğim kadarıyla bizim mahallede, birkaç yapısı daha vardı. Birbirine genel olarak benzeyen ancak ayrıntılarda farklılaşan bahçeli evlerdi bunlar.
Bizimki kocaman bir evdi, klasik orta sofa planlı idi. Büyük ve kalabalık bir aile için yapıldığı belliydi. Bir tür Harem ve Selamlık kurgusu içinde sekiz odası vardı. Aristokrat kökenli (dedem Adliye Nazırı imiş) ailemiz giderek ufalıp çekirdek aileye dönüşüyordu. Dayılar, teyzeler çoktan evlenip gitmişti ben doğduğumda. Bu baba evi ise eşi çok erken yaşta ölen anneme bir tür yaşam garantisi olarak bırakılmıştı. Sonraları bu evde, annem ve ablam ile yalnız kalınca mecburen evi satıp binlerce İstanbul ailesinin yaptığı gibi, bir apartman dairesine taşındık.
Evin bakımı zorlaşmış, pahalılaşmıştı.

Çocukluk günlerimde annemin bu ev bakımı ve onarımı işleri ile ilgili olarak sürekli vızırdandığını hatırlarım. Çinko derelerin lehimlenmesi, kiremit çatının aktarılması, yüksek tavanlı mekanlara badana boya yapılması, aksayan su tesisatının özellikle sık sık delinen kurşun boruların, bakır depoların yenilenmesi, sarnıcın temizletilmesi, koca bahçenin bakımı, daha kimbilir neler.
Annem için sıkıntı kaynağı olan bu işlerin yapıldığı günler, benim küçük ve kapalı dünyam için birer bayram olayına dönüşürdü. Eve gelen çeşitli ustaların dibinde dolaşmaya bayılır, hele işin ucundan çocukça bile olsa tutabildiğimi düşünmek (evin tek erkeği olarak) beni ayrıca gururlandırırdı.

Tamir ve bakım işlerinde kimsenin acelesi yoktu. İşler belirli bir zevk ile yavaş yavaş yapılırdı. Lehimci ustanın ispirtolu prümüs lambasını pompalaması ve mavi alev canlanırken çıkan hırıltı, boyacının tenekeden tenekeye kireci tülbentten süzmesi, duvarlardan sarkan sarmaşıkların teker teker makaslanarak düzene sokulması, şebboy, horozibiği, papazşapkası gibi artık nesli tükenmiş çiçeklerin tohuma durması (ve benim gizlice tohumları yemem…), bahçe yıkama suyunun önünde çamurdan barajlar imal edip sonra da oluşan baraj gölüne marangozdan çalıp bahçenin gizli köşelerine sakladığım çıtalar ile köprüler yapmam… tüm bunlar belki de sonraları mimarlığı seçmemin nedenleridir, kimbilir.

Şimdi, yıllar sonra, mimarlık yaşamı süreci de hesaba katılınca ne çok “usta” tanımış olduğumu görüyorum. Nostaljik bir algılama gibi düşünülebilir ama geriye doğru baktığımda her yeni ustamın bir öncekini arattığını söyleyebilirim. Bu gözlemim konusunda elbette birçok sosyal ve kültürel neden de öne sürebilirim: Yaşamın hızlanması, insanların sınıf atlama telaşı, teknik elemanların Almanya göçü, toplumsal zenginliğimizi oluşturan önemli ögelerden azınlıkların yokedilmesi, teknik eğitimin ihmali, usta-çırak ilişkilerinin zedelenmesi, gerçek mahalle yapısının dağılması, tüketim toplumunun hoyratlığı, değişen teknoloji ve malzeme kullanımı bu nedenlerden akla gelen bazıları…

Burada yitirdiğim eski ustalarımdan kimilerini rahmet, ve her birini sevgi ve saygı ile anmak istiyorum.
Onların bilgileri, emekleri, işleriyle kurdukları özverili ilişki olmasaydı dünyamız daha düzensiz daha tatsız olurdu…

1950’ler:

Hasan Usta
Laleli’nin arka sokaklarındaki minik dükkanında yerleşik Habeş tesisatçımız. Aslında pek de yerleşik sayılmaz çünkü tenekeleri, çıkma kazanları, boruları filan sokağın neredeyse tümünü kaplar. Günün yarısını dükkanın karşısındaki kahvede oturup yaptığı işleri seyretmekle geçirir gibi gelirdi bana. Uzun boylu, kıvırcık saçlı, yapılı, güçlü, sürekli güleryüzlü… Sıkı bir boksör, hep terli, kara cildi pırıl pırıl. Ara sıra karnını sertleştirir “vur bakalım, haydi, daha güçlü vur…” diye beni test eder, sonra omuzuna alır, bana bahçemizde ellerimle meyva toplama tadını yaşatırdı.

Filip Usta
Benim adını “filibusta” sandığım topal Rum boyacımız. Acaba bir iş kazasında mı topal kalmıştı? Feriköy taraflarında oturduğunu sanıyorum çünkü Şişli’de oturduğunu iddia ederdi. İşe fötr şapkasıyla gelir. Çok fiyakalı giyinir. Bir aile dostu gibi önce biraz ağırlanır. Kahvesi yapılır. Birlikte otururken ben de kahve diye tuttururdum. Çocuklara elbette kahve yasaktı. Ben de karşısına oturur onun gibi bacak bacak üstüne atardım. Neler anlatırdı bilemiyorum ama sohbetine bayılırdım. İlk kahvelerimi onun fincanından gizlice içtim.


Mihran Usta
Ermeni, çatıcı, daha çok çinkocu idi herhalde. Epeyce suratsızdı. Kumkapı’da yaşardı. Zaten Eski İstanbul’un Marmara kıyılarında sıkı bir Ermeni nüfusu vardı. Genelde benim işine bulaşamayacağım bir bölgede çalışırdı doğallıkla. Ama bana biraz olsun lehimin ne olduğunu, prümüsün nasıl çalıştığını anlatmıştı.


Bekir Usta
Arnavut Bahçıvanımız. Park ve Bahçeler müdürlüğünün Beyazıt Meydanı’nda çalışan bir işçisi idi herhalde. Çünkü “bahçe müdürü” olduğunu iddia ederdi. Bu Arnavut’ların bahçecilik ile yakın bir ilişkileri vardır. At sırtında dolaşan zerzevatçımız da Arnavut’tu ve onun da bir “Arnavut Prensi” olduğu söylenirdi. Neyse tahmin edileceği gibi bizim Bekir Usta doğaya inanılmaz bir sevgi beslerdi. Sonu dehşet verici oldu: Menderes istimlakleri Beyazıt Meydanını dümdüz edince, Bekir Usta, meydanda yıllardır emek verdiği ağaçların kesilmesine dayanamadı, kezzap içerek intahar etti.


1970’ler:

Yıllar sonra mimarlık yaşamımda, uzun süre şantiyelerden uzak kalmaya çalıştım. Kalem efendiliğini bırakıp şantiyelere bulaştığımda ise ilk yapımı (Kalkan Han) neredeyse ellerimle inşa ettim. Tüm bir kış boyunca bu uzak Akdeniz köyünde ustalarımla birlikte yaşadım. İnşaatın her yerinde onlarla birlikte çalıştım.


Zeynel Usta
Elazığlı, Alevi-Kürt, sıvacım, şahane bir “insan” dı. Bana çok şey öğretti. İlk ilişkimiz, Zeynel, yuvarlak bir yeri sıvarken vıdı vıdı etmem üzerine malayı elime verip, “buyurun mimar efendi” demesiydi. Elbette rezil oldum. Sonraları, inşaat dışında Türkiye, Toplum, Kültür konularında uzun sohbetler yaptık ve ben şaşkınlıkla tüm konularda ne kadar anlaştığımızı gördüm. Uzun süre dost kalarak görüştük.


Mehmet Usta
Kayserili bir Marangoz. Mizah ustası bir geveze. Hiç durmadan ilginç olaylar anlatır. “Usta çivi bile çalmaz ama yere düşeni de almaz” diyerek bana şantiyelerde çivi toplatır. Aşırı dindar ve durmadan telkinlerde bulunur. Arabasında teypten Kuran dinler, beni görünce de hınzırca sırıtarak sesini biraz daha açar. Ama benim karşı çıkışlarıma da saygılı. Lise’deki felsefe hocam Pere Dubois’nın öğrettikleri sayesinde uhrevi konularda, Akademi’de Utarit Hoca’mın öğrettikleri sayesinde de marangozlukta başa çıkabiliyorum onunla. Her türlü kavgamıza rağmen çok sevişiriz. Evinde benim için kete açtırır, Kayseri’ye her gittiğinde pastırmamı unutmaz. İş konusunda çok sıkı pazarlık gerekir, ancak anlaşınca da işine çılgınca sarılır, ahşabı gerçekten sever, ki bu özellik bugün çok az marangozda bulunur.


2000’ler:

Bu dönemdeki örnek ustalarımın adlarını ne yazık ki söyleyemiyorum, çünkü onlar hakkında pek de iyi refranslar veremeyeceğim.

H. Usta
Kalfa olduğunu iddia etti. Güney kıyılarında 70 metrekare bir evi, onun yüzünden iki katı sürede ve iki katı pahallıya maledip rezil olduk. Laz, doğallıkla da çok becerikli, ama bir o kadar da sahtekar, tüm malzemelerimizi çevre şantiyelerinden geri toplamak zorunda kalıyoruz. Kendisini kahvelerde kumar masasından zor kaldırıyoruz, genelde sarhoş… Sonraları bölgede “büyük müteahhit” oldu.

K. Usta
Zanaatkar, kendi dükkanını işleten eski marangoz tipolojisinin son temsilcilerinden. Bir zamanlar iyiymiş, tavsiye ile iş verdik. Ancak adam o kadar zor durumda ki, neredeyse tek başına (akrabası bir çırak çocuk ile) çalışıyor. Atölyesinin elektrik parasını ödeyemiyor, artık ahşap’tan da nefret etmiş. Yaptığı doğramayı monte ederken ağaca keserle paldır küldür girişip kırınca kovuldu.

T. Usta
Kürt bir Kalfa. Tam bir organizatör. “en kral işçiler ağbi” diye getirdiği tüm ekibi aslında ilk defa İstanbul ve ilk defa şantiye gören akrabaları. T. Usta çok zeki ve çok tembel. İş nedeniyle ortaya çıkan sorunların tümünde kendince politik yorumlar yapıyor ve Kürt olduğu için zaten dışlanmasının doğal olduğunu iddia ediyor. Gerçekten kendini ve tüm ekibini sürgünde hissettiği anlaşılıyor. Dönemimizin tatsız gerilimlerini de tırmandırmaya hazır. Diğer ekiplerle de anlaşamadılar. Şantiyede adeta bir Kuzey-Güney savaşı çıkmak üzere iken ciddi bir tazminat ödenerek ekibiyle uzaklaştırıldı…

İşte benim ustalarımdan bir kesit.
Merkez İstanbul’daki komşularımız olan ustalarımdan ta uzaklardan ekmek parası için buralara göçen günümüzdekilere kadar.

Nereden nereye…