Kentleri düzenlemek amacı ile yola çıkan uzmanlıklar uzun yıllar kendini; sanat ile bilim arasında, fiziksel çevre düzenleme çabaları ile sosyolojik- ekonomik toplum mühendisliği arasında konumlayamadılar. Çağdaş yaklaşımlar, kentlerin tek elden, bileşenlerinden bağımsız olarak düzenlenemeyeceğini; olsa olsa kentsel oluşumu belirleyen girdilerin, dinamiklerin, aktörlerinin etkin katılımı ile kısmen yönlendirilebileceğini öneriyor. Kentsel yaşamın ve kentsel oluşumunun belirleyicileri arasında, insan ve toplumun barınma, çalışma, dinlenme ve ulaşım gibi asal talepleri yanısıra, elbette coğrafya, tarih, kültür, ekonomi, politika boyutları da var. Kentleri düzenlemek için ellerinde sihirli değnek olmadığını anlayan bilim adamları sonuçta, kentsel olguyu ve bileşenlerini, başka bir deyişle kentin belirleyici “aktörlerini” incelemeye koyuldular.
Buna göre, kent bir sahne (veya örneğin bir satranç tahtası) kent üzerindeki ilişkiler de bu aktörlerin bir tür oyunudur. Toplumlar geliştikçe, oyunun kurallarının da gelişeceği açıktır. Bu görüşe göre, sonuçta kentsel çevre; oyunun kuralları ve hakemleri yanısıra (planlar, yasalar, yönetimler, yönetmelikler, örgütlenmeler…) kentsel oyuncuların hareketleri (hamleleri), güçlerinin çatışması, uzlaşması veya dengelenmesi ile biçimlenir.
Kentte yaşayanlar, yani bizler, gerçekten de bireyler, örgütler veya tüm toplum olarak kentin biçimlenmesinde esas belirleyiciler, sorumlular değil miyiz?
Karmaşık, dinamik ve değişken bir sistem olan kent böyle bir bakışla daha kolay algılanabiliyor, anlaşılabiliyor.
Kentsel aktörlerin kent üzerindeki gereksinmelerini, taleplerini, “oyunlarını” ve sonuçta etkilerini, bir “güç yapısı” olarak da tanımlayabiliz. Bu güç yapısını, doğallıkla, çıkar guruplarının ağırlığı, örgütlenme ve talep belirtme düzeyi ve yetenekleri belirler.
Basit bir örnek ile, bir taksi şöförü ne denli kendi kendine söylenirse söylensin, bir türlü trafiğe değin gerçek bir çözüm üretemez. Ama, aynı birey, görüş ve taleplerini örneğin, şöförler federasyonu aracılığı ile kararlı bir biçimde Yerel Yönetime veya Valiliğe iletebilirse, belki kentte taksiler için özel bir yol ve özel duraklar gerçekleşmesini sağlayabilir.
Tabi buna karşın, kentliyi temsil eden Yerel Yönetimin veya ilgili başka örgütlerin de karşı talepleri olacaktır. Burada bir pazarlık söz konusu olabilir. Bir konuda görüş bildiren, görüşmelere katılan taraflar ne denli örgütlü, yoğun ve açık bir biçimde temsil edilirse sonuç o kadar kent ve kentli yararına olabilir.
İşte örgütlü ve güçlü bir kentsel aktör olarak Sivil Toplum Kuruluşlarının (STK) önemi, burada açıkça ortaya çıkıyor.Yani, kentlilerin, kentleri için karar verme süreçlerine katılımlarının en çağdaş demokratik yolu ve yöntemi Sivil Toplum Kuruluşlarıdır.
Konunun bir alamda, profesyonelliğine soyunan mimarlık ve (varsa) şehircilik meslekleri, kendi örgütlenme yapılarına bir de bu perspektiften bakmalılar diye düşünüyorum. Tabi, onların oynadığı alandaki güç aktörleri ve yapıları (örgütü-örgütsüz) çok daha karmaşık.
Tabi buna karşın, kentliyi temsil eden Yerel Yönetimin veya ilgili başka örgütlerin de karşı talepleri olacaktır. Burada bir pazarlık söz konusu olabilir. Kente değin herhangi bir konuda görüş bildiren, görüşmelere katılan taraflar ne denli örgütlü, yoğun ve açık bir biçimde temsil edilirse sonuç o kadar kent ve kentli yararına olabilir.
İşte örgütlü ve güçlü bir kentsel aktör olarak Sivil Toplum Kuruluşlarının (STK) önemi, burada açıkça ortaya çıkıyor. Kentlilerin, kentleri için karar verme süreçlerine katılımlarının en çağdaş demokratik yolu ve yöntemi Sivil Toplum Kuruluşlarıdır. Konunun bir alamda, profesyonelliğine soyunan Mimarlık ve Kentsel tasarım alanları ve alt uzmanlıkları, kendi örgütlenme yapılarına bir de bu perspektiften bakmalılar.
KENTSEL AKTÖRLER
Kentsel mekanın üretimi, paylaşımı, kullanımı hiyerarşik yapıları, nitelikleri; kentsel aktörlerin mekan üzerindeki ilşikileri, gerilimleri ile belirlenir. Yer yer muhalif, veya destekleyici konumda olan yer yer de işbirliği veya çıkar çelişkisi içinde olan örgütlü/örgütsüz bu gurupların güç dengeleri’nin zaman sürecinde bir bileşkesi olarak…
Burada gerilimden kasıt, karşılıklı çatışmalar, çekişmeler ve uzlaşmalardır.
Çağdaş kent sosyolojisinin neredeyse tüm kavramları, örneğin özelleştirme, ötekileştirme, dönüştürme, ticarileştirme, toplumsal katmanlaşma, kopuş ve yırtılma, entegre olma… bu perspektifden bakılarak tanımlanmaktadır.
Kentsel Aktörler şöyle sınıflanıyor:
• Yerel yönetimler, merkezi yönetim ve onların yasama, yürütme, planlama, denetleme, uygulama erklerinden oluşan yapılar, kurullar…
• Kullanıcı, birey, semtli, kentli toplum (her birey gerçekleştirdiği ekonomik etkinlik ile çevre üzerinde etkilidir. Dolayısıyla çıkarları doğrultusunda -haklı/haksız- hak iddia edebilir: esnaf, çiftçi, işçi, turizmci, otelci, esnaf, mülk sahibi, şöförler, emekli, müteahhit vb)…
• Sivil toplum örgüt ve kuruluşları. Bu kuruluşlar, yukarıdaki hak ve talepleri, “ortak akıl” ve özel veya toplumsal çıkarlar doğrultusunda yorumlayarak daha belirgin ve örgütlü olarak dile getirebilir, seslerini duyurabilirler. Bu nedenle, çağdaş toplumlarda, Demokrasinin olmazsa olmaz bir karşı ağırlığı, denge unsurudur Sivil Toplum Örgütleri…
• Uzmanlar, plancılar, mimarlar, arkeologlar (odalar, dernekler vb. aracılığı ile de) …
• İşadamları, Küresel- yerel yatırımcılar…
Sonuç olarak;
Kentsel dönüşüme ve kent mekanının sosyal kullanımına ilişkin aktörler senaryosu saydamlaştırılmalıdır. Bu saydam ilişkiler bağlamında masaya oturan tarafların “KAZAN-KAZAN” paradigmaları (yol haritaları) ile oynamayı öğrenmeleri gerekir.
Çıkar gurupları, yöneticiler ve uzmanlar yanısıra masaya; kullanıcılar yani halk ve temsilcileri oturmadıkça tüm konuşulanlar teoride kalacaktır.
Konu ile ilgili iki görüş:
İyi yönetişim; devlet yönetiminde temsil, katılım ve denetimin, etkin bir sivil toplumun, hukukun üstünlüğünün, yerinden yönetimin, yönetimde açıklık ve hesap verme sorumluluğunun, kalite ve ahlakın, kurallar ve sınırlamaların, rekabet ve piyasa ekonomisi ile uyumlu alternatif hizmet sunum yöntemlerinin mevcut olduğu bir siyasal ve ekonomik düzeni ifade etmektedir.
İyi yönetişim olmaksızın ideal bir demokrasiden söz edilebilmesi mümkün değildir. Demokrasinin üç temel özelliği; temsil, katılım ve denetimdir. Halkın, temsilcilerini seçme özgürlüğünün bulunduğu, yönetime aktif olarak katılabildiği ve temsilcilerinin karar ve eylemlerini denetleyebildiği bir siyasal düzen ancak demokrasi olarak adlandırılabilir. Yönetilenler (halk) ile yöneticiler arasında yakın bir iletişimin daima mevcut olması gerekir. Yönetim ve iletişim, birbirlerinden ayrılamayacak iki kavramdır. Son yıllarda yaygın olarak kullanılmaya başlanan “governance“ kavramı, yöneticiler ile yönetilenler arasındaki iletişimin önemini ortaya koyması açısından değer taşımaktadır.
“İyi yönetişim“ kavramının içerisinde diyalog ve uzlaşma yeralmaktadır. Halk, önce hür iradesi ile mutabakata (consensus) dayalı olarak temsilcilerini seçebilmeli (siyasal katılım ve temsil), onlara bu şekilde yönetme hakkını vermeli (temsili vekalet), yöneticiler ile yakın bir iletişim içerisinde bulunarak kamusal kararlara katılabilmeli (yönetime katılma) ve yöneticilerin güç ve yetkilerini kötüye kullanmamaları için onları kontrol (denetim) edebilmelidir. İşte gerçek demokrasi, ideal devlet ve iyi yönetişim için bu anahtar kavramların varlığı ve işlerliği gereklidir.
Halk aynı zamanda yöneticilerin karar ve eylemlerinin hukuka uygunluğunu da kontrol edebilme hakkına sahip olmalıdır. Devletin meşruiyyeti için mutabakat kadar, siyasal gücün denetimi ve sınırlandırılması da önem taşır. Siyasal gücün sınırlandırılmadığı bir siyasal düzen artık demokrasi olmaktan çıkar ve keyfiyet rejimine dönüşür.
Eğer demokrasiyi gerçekten oluşturmak istiyorsak mutabakata, diyaloga, uzlaşmaya, katılım ve iletişime, yani iyi yönetişime önem vermek zorundayız. (Prof. Dr. Can Aktan)
Sürdürülebilirlik: Bu kavram ve sözcük artık çok dikkatli kullanılmalı hatta hiç kullanılmamalıdır. Yozlaşmanın, az gelişmişliğin sürdürülmesinin kime yararı vardır? Bunun yerine “sürekli ve dengeli gelişme” demek daha doğru olur. Terimler önemlidir. “İstanbul´u pazarlamak” deyimi gibi. Selahattin Yıldırım, Ghandi´nin deyişini ne kadar isabetli seçmişti: “Bu dünya herkesin hırsına yetecek kadar büyük değildir”...
Yönetişim: Buna da tıpkı “sürdürülebilirlik” gibi temkinle yaklaşılmalıdır. “Yöneten ve yönetilen iki tarafın, daha iyi yönetim sağlamak için, saydamlık ve hesap sorulabilirlik için, yönetim çok taraflı hale getirilsin” yaklaşımından doğan bu terim, sanıldığı gibi hiyerarşiyi de yatay hale getirmez. Mutlaka kullanılacaksa, “çok taraflı yönetim”, “ortak yönetim”, “çok ortaklı yönetim” gibi daha açık terimler kullanılmalıdır. Çünkü küreselleşme, devleti küçültürken, yerini kimin alacağını söylemiyor. Yönetişimin yataylığı tartışılır. Dikeydir daha çok. Kamu tüzel kişileri tarafından, kamu yararına dönük “Kamu hizmeti” ile “işletme yönetimi”ni birbirine karıştırmamak gerekir. Küresel özel sektörün çıkarlarının herşeye kapsatılmasıyla sonuçlanabilecek ince bir çizgi bu. (Prof. Dr. Ruşen Keleş)