MİMARLIĞIN ÇAĞDAŞ GÜNDEMİ

Dr. HAYDAR KARABEY

Cumhuriyet’te yayınlandı, Ekim 2004

Mimarlık önemlidir. Mimarlık, çevreyi dönüştüren ve iz bırakan bir faaliyet olarak her çağda önemli olagelmiştir.
Çevremizdeki doğanın verilerini bir yana bırakırsak, geriye yalnızca yapılar kalır. Uygarlık tarihinden savaşları yalıtırsak da geriye yalnızca yapılı çevre kalır. Uygarlık tarihinin en önemli göstergelerinin mimarlar eliyle yapılmış yapılar olması heyecan verici değil mi? Mimarlık, dünyayı, çevreyi, yaşamı ve ilişkilerini gözle görülür biçimde değiştirmenin de en etkili yoludur.

Mimarlık bugün bir yandan bildik işlevlere mekan oluştururken, diğer yandan da yaşamı sorgulayan bir düşünce boyutu edinmeye çalışıyor. Paradoksal gibi gözükmesine karşın, mimar; kitleler, biçimler, kabuklar, strüktürler ile, dünyanın alelade bir bölümünü kesiyor, biçiyor, örtüyor, biçimlendiriyor, ancak bu süreçte yeni teknolojileri de alabildiğine kullanarak, dünya görüşünü dile getirip yaşama katkıda da bulunabiliyor.

Çağdaş dünyada artık, insanın algılayabileceğinden, özümseyebileceğinden, tüketebileceğinden çok daha fazla bilgi ve sanat üretiliyor. Yeni çoğulculuk, özgürlük koşullarında düzen ve düzey arayan tercihler yapmak, makro çözümler üretmek zorunda çağdaş mimar. Geleceğin mekan kullanımlarına dönük kestirimlerimiz azaldıkça daha büyük ve esnek boşluklar mı kurgulamalıyız? İmge ve mesajın ne denli önemli ve güçlü olduğunun anlaşıldığı, ancak geleceğin de bir o kadar belirsizlik ve esneklik içerdiği bilgi toplumu bağlamında; “biçim işlevi izler” ilkesinin anlamını yitirdiğini, artık boşluklar ve boşlukları sınırlandıran arayüzlere yüklenmiş bilgi ve mesajın da bizzat işleve dönüştüğünü düşünüyorum. Mimarlık ve yapı burada yeni bir anlam ve boyut kazanıyor. Artık, çağdaş mimarlığın, geleneksel anlamda bir yapı ile sonuçlanmayan bir entellektüel (hatta sanal) faaliyet alanından da sözedilebilir. Mimarın bir düşünce adamı olarak yaşama katkıda bulunmak sürecindeki çağdaş yükümlülüğü de burada başlıyor.
Bilgi, düşünce ve mesaj; dil olmadan olanaksızdır. Mimar artık, yapı dilinin ötesinde başka yöntemler de kullanabiliyor. Zaman zaman çok öne çıkarılan, mimarlıkta kavram ve konsept arayışı, bu perspektifte önem kazanıyor. Çağdaş mimarlık, işlevin, bilginin, mesajın akıştığı çok boyutlu bir ekrandır ve sonuçta bugün mimari stiller değil, çözümün kendisi, çözümün sözüdür; hatta zaman zaman sözlü çözümdür önemli olan.

Peki; düşünüyoruz, çözüyoruz, sözümüz var, mesleki araçlara hakimiz; demek ki yapabiliriz. Bizim coğrafyamız ve toplumumuzda, bugün mimarın karşı karşıya kaldığı esas sorun burada ortaya çıkıyor. Eğer, yerel ve yavan eleştirilerin (kentsel spekülasyon, betonlaşma vb.) çerçevesinin dışına çıkılabilirse, düzeyli mimarlığın derdinin, daha çok sözünü dinletebilmek daha geniş etki ve yetki sahibi olabilmek talebinde yoğunlaştığı görülür. Bu talep anlamsız ve yersiz bir beklenti değildir; alıcısı ile apaçık bir buluşamama sıkıntısıdır.

Geleceğin modellerini bir yana bırakıp yakın döneme ve çevremize bir bakalım. Birçok sektör ve alanda “özel” tasarlanmış yapı gereksinmesi olmasına karşın, mimara özgün proje ısmarlamak birçok nedenle ( işe uygun özel arsa bulunamaması, ücretler ve sürelerin kısıtlayıcılığı, işverenlerin yaklaşımları…) kişilere, kurumlara uzak gelmektedir. Yapılı çevremizinin çok büyük bir kesimi, bırakın mimar katkısını, yasal ve yönetsel denetimin dışında gerçekleşiyor. Yerel veya merkezi yönetimler de, hiç bir uzman katkısı almadan, danışmadan, tartışmadan, kentsel kimliği hiçe sayarak kent üzerinde yaşamsal kararlar alabiliyorlar.
Kentlerde bunalırız, çevremizle sürekli sorunumuz vardır. Yapılarımızı, kentlerimizi her an tüketip terk edecekmişcesine kurar ve yıkarız. Bu kollektif davranışın elbette burada tartışılamayacak derinlikte kökleri var. Hazır, konfeksiyon evlerde otururuz, apartmandan bozma işyerlerinde çalışırız, villadan bozma anaokullarını, restoranları eğlence yerlerini kullanırız. Vakıflarımız, Kültür merkezlerimiz, Sanat galerilerimiz, Kitaplıklarımız, ancak dükkanlarda yer bulurlar. Üniversiteler, Hastaneler, Kurumlar işhanlarını dönüştürerek yer edinirler. Bu günlerde,Türkiye’nin Çağdaş Sanatlar Müzesi için bile “hazır” bina aranıyor. Tüm bu nedenlerle, eskisinden daha çok, daha hızlı inşa edebilmemize rağmen; çevremiz, yapılarımız daha yavan, tekdüze, alelade, niteliksiz, anlamsız.
Öykündüğümüz Batı dünyasında, mimarlığa bir kültür bileşeni olarak verilen öneme, mimarlık konusunda gündemi oluşturan yapılara, üretilen sözün kaynaklarına, sözün nerelerde nasıl üretildiğine, koşullarına, işverenlerine konularına bir bakarsak, bu tür bir Mimarlığın (büyük harfle yazılan mimarlık) hangi alanlarda yapısallaştığını görebiliriz. Dünyada, mimarlık denince sözü edilen yapıların konularına, kategorilerine baktığımızda bunların bizim gündemimizle pek ilişkili olmadığını görüyoruz. İşte üç ülkeden nitelikli birer mimarlık dergisinin yer verdiği konuların son üç yıllık ortalama dağılımı :
Konut , özel sektör yönetimi,ofis, resmi yönetim, ulaşım, şehircilik, turizm, restoran eğlence, spor, ekoloji ,yenileme, dönüştürme, sanayi gibi konuların toplamı : %40.
Buna karşın; Eğitim: %20, Kültür: %40 olmak üzere ise, dikkat çeken,ses getiren yapı türlerinin toplamı %60 olarak görülüyor. Burada hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum, o dünyada mimarlık yalnızca kısıtlı bir meslek çevresinin veya entellektüel kesimin değil, tüm toplumun gündeminde önemli yer tutuyor; günlük medyanın bile mimarlık editörleri var.
Mimarlık dünyasının, ve belki de tüm kültür evreninin genel konulu yapılar yanısıra kültür konulu yapılara olan bu ayırımcı ilgisinden, kültür ve eğitim yapılarının çağdaş bir mimarlık yapabilmek için ideal konular olduğu gibi basit bir çıkarsama yapabilir miyiz? En azından, kültür konularında artık uygar dünyada, buralarda hiç rastlanmayan yoğunlukta bir mimarlık talebinden sözedilebilir. S.Huntington’un geleceğin yönetilmesi ile ilgili görüşü bunun nedenini açıklamak için yeterli sanırım…“Ulus Devlet’in dağılmasından sonra, gene de yarışma ve çatışma insan ve toplum ilişkilerinden kalkmayacak. Başka bir düzeyde, kültür ve uygarlık birimleri arasında sürecek” . Merkez’de, batılı ülkeler, çağdaş mimarlıklarını da bu kültürel yarışın prestijli bir ögesi olarak dünya düşün ve yapım piyasasına sunuyor, savunuyorlar. Müzikçileri, sporcuları, sinemacıları gibi…

Ama her durumda görülüyor ki evrensel düzeyde rekabet edebilecek bir mimarlık yapabilmek için; iş kadar işveren de, onun talepleri, tercihleri, kültürü, değerleri de belirleyici oluyor. Mimarlık tarihinin neredeyse işverenler tarafından yazıldığı göz önüne alınırsa, Türkiye’de daha uzun bir süre düzgün ve evrensel düzeyde yarışabilecek işler işverenlerini bekleyecek. Bizim yukarıdaki konularda yapı ısmarlayanımız da yok, yapanımız da ! Daha başka bir deyişle; içinde yaşadığımız coğrafya, ekonomi ve toplum önce işlerin türünü sonra işvereni ve sonuçta bizi ve işimizi etkiliyor.

Eskilerden beri, yapı yapmak isteyen mimarlığın bir “iktidar” sorunu olduğu söylenebilir. Işi değil de işini iyi bilenlerin iktidarla bir yakınlığı olduğunu gözlemlemek zor değil. Ama bizim değer yargılarımızla bakınca, iktidarın da (hem ekonomik hem politik iktidardan sözediyorum) günümüzde bir hayli görü ve bilgiye muhtaç olduğu görülüyor. Gene de kendimizi eleştirelim. Kendine uyduruk anıtlar, kuleler, yüzer otoyollar, garajlar, taştan saraylar, “kitsch” kültür çevreleri ve beton park düzenlemeleri üretip de bir de bunları parlak fikirler gibi sunan iktidarın yanında bazı ünvanlı- şöhretli meslekdaşlar yok mu? Çağdaş bir düzeyi yakalamak için, yukarıda anlattığımız özellikli işlerin gerçekten ısmarlanmasını beklemek bir yol olabilir.

Yeni yüzyılda, zaman ve tarih sıkışıyor. Global köyde consortium’lar, joint venture’lar, bilgi otoyolları üzerimizden uçarak geçiyor. Modalar, akımlar, malzemeler, teknolojiler hatta hazır çözümler ve yeni pazarlar arayışındaki dünyanın en güçlü firmaları (ne yazık ki buraya gelen bir çok yabancı firmanın klası da tartışmalı ama) hemen yanıbaşımızda. Batılıların, hızla bize taşıdıkları finans, eğlence, alışveriş sektörlerindeki yeni formatları, biçimleri, mesajları ile. Bunca akışkanlık şeffaflık sonucunda Türkiye’de etkinlikleri giderek artacak olan batılı firmalar (yatırım, inşaat, mimarlık…) karşısında hazırlıklı, deneyimli olduğumuz söylenemez. Anlamlı, eşit koşullu alışverişler (moda bir deyim ile evlilikler mi demeli?) yerine, batılı proje bürolarının burada yalnızca yerel imzacı taşaron büro veya inşaatçı mimar aramalarına şaşmamalı. Ancak, çok yakın bir gelecekte, artan bir biçimde uluslarötesi ilişkiler kurmak zorunda kalacak mimarlık büroları.
Bilgiyi, sözü üreten Merkez karşısındaki Çevre ülkesi konumunu aşabilmek için; bu denli özgün çoğul ve yoğun birikimlerin bulunduğu topraklardan yeni bir söz üretebilmenin sorumluluğu, mimarlar kadar, her anlamda hepimize ait.
Çağımızda, “Global” pazara, düşünce üretebilmek, yapı üretmekten çok daha önemli.