MİMARLIK, BUGÜN .
(OTUZ YIL SONRA)

Dr. HAYDAR KARABEY

“AYKIRI MİMARLAR, AYKIRI AKADEMİKLER” TOPLANTISINA SUNULAN METİN
KONUŞMA: ODTÜ ve MİMARLAR DERNEĞİ, ANKARA. MART 2001

Liseyi bitirdiğimde mimar olacağımı biliyordum. Gene de mimarlık, yaşamımı tam olarak dolduramayacak gibi geliyordu bana; yapılabilecek onca güzel şey vardı. ODTÜ, İTÜ ve DGSA’ da okuma hakkını kazandım. Herhalde, sınavlar bugünkülerden kolaydı. 1968’in baharıydı. Batı’daki kıpırdanmalar, gençliğin gündeminin ön sırasındaydı ve beni de çekiyordu. Ben de oralarda, 68’in efsanevi gençliği ile günler geçirdim. O güne kadar, yaşamadığım kadar demokratik bir atmosferde, çağı algılamaya, anlamlandırmaya çalıştım… Kişiliğimin kaynaklarının bir bölümünü; 60’ların Türkiye’sinde iyice çözülen Osmanlı aile kökeninde, coğrafyamız ve tarihimizin getirdiği zorunlu Doğu-Batı çelişkilerinde ve olağanüstü nitelikli bir lise eğitiminde aramak gerek. O eğitim olmasaydı, belki yaşamımda kurabilmiş olduğum hassas dengenin bu kadarını da gerçekleştiremeyebilirdim.
1968’e dönelim: sınavlarını kazandığım üç mimarlık okulu arasında, tercihimi yaz sonunda Akademi rıhtımında yontacağı bir kaya parçasını kan ter içinde atölyesine doğru yuvarlayan bir kızın görüntüsünün belirlediğini itiraf etmeliyim.
Akademi, 1968… Bedri Rahmi, Şadi Çalık, Sedat Hakkı isimleri bile tanımlamaya yeter o günlerin tadını. Gelenek, ustalık ve gelecek birlikte örülüyordu. Sonradan, yüzyılda gelişen kimliğinden ne yazık ki çok şey yitiren o günlerin Akademisi, 68’in bunalımlı günlerinden, öğrencilerin yoğun katılımı ile bir yönetim-eğitim reformu çıkarabilen tek kurumdu belki de.
Ancak, eğitim, kitaplarda, hocalarda, okullarda bitmiyordu… Varolanı sonra da varoluşu sorgulayan, verili doğruları önce reddedip sonra tartışan yeni bir felsefe dünyasındaydık. Rasyonalizm, Egzistansiyalizm, Marksizm…Sonucunda ağır, bunaltıcı bir sorumluluk duygusu yaşamak sanki zorunluydu. Dünyayı daha iyiye ve güzele doğru değiştirmek, dönüştürmek sorumluluğu ile yüklü bu çıkış başarılı oldu mu bilmiyorum. Bunu değerlendirmek biraz da sosyal tarihçilerin işi. Ama, 68’liler, kendilerince yaşamı ıska geçmediler galiba ve bunun da bedeli ağır oldu. Benim açımdan ise bu rüzgarların etkisinin sonucu şu idi: Hayatta mimarlıktan daha önemli meseleler vardır…Derhal çözülmelidir. Bu yaklaşım sonucunda burada tartışılabilecek bir sürü yanılgı; özellikle kendine aşırı misyonlar biçme, bir tür her ilişkiyi düzene sokma, her kese dersini vermeye kalkışma çabası da var. Bu tavır genel bir ahlak anlayışına dönüşmüştü ve yaşam boyu taşınacak ilkeleri belirliyordu.

“…kesin olan tek şey şüphe etmektir… şüphe etmek düşünmektir ; düşünmekse var olmaktır… öyleyse var olduğum da şüphesizdir… düşünüyorum, o halde varım…” R. Descartes.
“…bu başdöndürücü çizgide durmasını bilmek, işte dürüstlük budur, gerisi kaçamaktır… uyumsuzluk macerası böyle başlar… yapabileceğimiz tek şey var: yaşamak, uyumsuzu yaşatmak…” A.Camus.
“… önce varolup sonra kendini yaratan tek nesne insandır… öyleyse insan sorumludur… kendine karşı sorumludur, başkalarına karşı sorumludur, bütün insanlığa karşı sorumludur… insan özgürdür… bu nedenlerle insan bunaltıdır…”
J.P. Sartre.
“…bu aşama, toplumsal baskıya boyun eğmekten kişisel sorumluluğun bilincine geçiştir… insan, kendini meydana getirmiş olan koşulların toplamına indirgenemez, çünkü, insan ancak bunların aşılmasıyla geçekleşir…” K.Marx.
“… uygarlığın huzursuzluğu… modernite ile; gerçeklik ilkesi, haz ilkesine egemenlik kazanır ve bunun sonucu olarak, insanlık, doğal dürtülerinden ve mutluluklarının bir kısmından vazgeçer… bastırma acı vericidir… uygarlık kendi hoşnutsuzluklarını üretir ve bireyi… kalıcı bir çatışma içine sokar…” S. Freud.
“…modernite çağının çocuğuyuz… aklın ve rasyonelliğin ızdıraplı krallığı…” Z. Bauman.
“… sürgün entellektüel için huzursuzluk, hareketlilik, devamlı tedirgin olup başkalarını da tedirgin etmek… hazımsızlığa yaklaşan bir memnuniyetsizlik, abusluğa varan bir naletlik… (bu durumun) insanı diri tutuşunu, zenginleştirmesini seviyorum…” E. Said.

1973’de çalıştığım bürodan ayrılıp DGSA Şehircilik kürsüsüne katıldım. Bayağı hareketli, olaylı geçen yaklaşık on yıllık öğretim üyeliğim sürecini ve dönemin biraz da çalkantılı öyküsünün ayrıntılarını; Arredamento-Dekorasyon’da yayınlanan “profil”imdeki kişisel tarihçe ve gene, Akademi’den çok sevdiğim üç kişinin profillerinde (E. Gürsel, M.A. Handan, U. İzgi, sayı: 97, 55, 23, 88) yazdım. Bu süre içinde, önce, bir yıl Fransa’da doktora çalışması, sonra Türkiye’de doktora; daha sonra da doçentlik tezi hazırlanması ve birçok akademik çalışmam var. Zorlukla elde edilen, bedeli ağırca ödenmiş akademik kazanımlar var. 1980’li yıllar geldiğinde, YÖK ve birlikte gelen sıkıntılar yüzünden Akademi’deki öğretim üyeliği görevimden ayrıldım. Ertesi gün de kendi özgür irademle, 15 yıldır taşıdığım sakalımı kestim. Herşey gibi o da eskimiş, yıpranmıştı. Ben de artık, kendini bilime eğitime adamış bir “gençadam” değildim.

1980 sonrasının, yoğun ve telaşlı ortamında hazırlıksız, uyumsuz; üstelik, “reel” mimarlık konusunda deneyimsiz olarak yakalandığımı söylemeliyim. Bir garajdan bozma atölyemde, gecikmiş mimarlık yaşamım başlamıştı.Meslek maceraları cümlesinden olarak bu uyum dönemimden birkaç örnek vereyim:
Ticarette olur böyle şeyler sen hele bir çiz de beğendir bakalım" diye bana yaklaşan işverenleri, tüccar olmadığımı açıklamaya çalışarak geri çevirdim. Üç ayda, (2000 Olimpiyat Bidbook'ları için) tüm İstanbul Olimpik sitesinin avan projesini hazırlama tekliflerini; bunun, uluslararası, en azından ulusal bir yarışma-örgütlenme konusu olduğunu hatırlatarak geri çevirdim (ünlü meslekdaşlarım işe atladılar ve hazırladılar da). Bir ünlü gazeteci-yazarımız adına yaptırılmak istenen kültür merkezi projesini, en azından çağrılı yarışma açın diye geri çevirdim (sonra duyduk ki, bir üniversitemiz kadrosu severek yapıyor işi). Yetersiz ve yanlış done ile açılan projeyarışmalarının jürilerine, raportörlerine; proje hazırlamayı bir yana bırakarak, kendilerini ciddiyete davet eden raporlar mektuplar yazdım. Jürilerden -haklısın diye- cevaplar geldi, ama projeler teslim edildi, kazananlar kazandı. Proje yaptırmak için mimarlardan "teminat isteyen kamu kuruluşlarına, “odun ihalesi açmıyorsunuz” diye yanıtlar verdim. Bunları normal karşılayanlar işleri aldılar yapıları yaptılar, mimarlığımızın düzeyli örnekleri olarak yayınladılar bile. Kent parkına kule-yönetim yapısı ısmarlayan bir bankayı üç kez reddettim, bu fildişi kule de bitti, kullanılıyor. Proje tekliflerinde yeni moda, "adam x gün" sayısı ya da "en son hangi işvereninizle kötü ayrıldınız” gibi soruları, üstelik de, İngilizce ve yazılı olarak soran proje simsarı büroların mektuplarına ne cevap verebileceğimi bile şaşırdım; cevap verenler oldu, işler alındı. Projelerimi, yapım sırasında deforme eden müteahhitler ile gazete polemiklerine girdim, "bir daha bu sokağa -yani yapımın olduğu sokağa- girmesin, karışmam sonra..." diye tehditler aldım. Boğaz sit bölgelerine ancak "Sedad Hakkı mimarisi yakışır", o yapmazsa biz yaparız- diye haber yollayan Kurullar ile, çağdaş mimarlık için uzun mücadeleler verdim. "Kıyı düzenleme" adı altında beton amfitiyatrolar, antik kolonadlar ısmarlayan "turistik" belediyelerle uğraştım; yoğunluk arttırıcı imar planı önerilerini reddettim (bazı meslekdaşlar tarafından o beldede arsa karşılığı yapılan heyecanlı projeler mimarlık sergilerinde sunuldu). Mimarlar odasının ÇED (Çevresel Etki Denetimi) gerekçesiyle; mimarların projelerini başka mimarlara ve özellikle bazı "hoca"lara tashih ettirmesine karşı çıkıp yüzlerce mektup ve yazı yazdım, derdimi anlatabildim mi emin değilim. Sultanahmet'te Adliye ek binalarına, Maçka Parkında betonlaşmaya, Maslak'da ikiz-cam kulelendirmeye, kent banliyösünün, tuhaf-çağdışı mimari sitelerine karşı da yazılar yazdım... Meslek Odasının toplantılarına davetsiz misafir olarak katılıp onlara eleştiriler getirdim, pek alınıp buna karşı yazılar yazdılar…Bazılarını şahsen de tanıdığım kişileri üzdüm kırdım; bazı potansiyel işverenleri bezdirdim, uzaklaştırdım.
Dünyayı düzene sokmak sana mı kaldı diye de yanıtlar aldım. Bunları biliyorum. Ama ne ilginçtir ki, tüm yazdıklarım, birçok kişi tarafından "düşünüp de söyleyemedikleri" bağlamında, onay ve destek gördü. Eline sağlık, ağzına sağlık'lı tepkiler aldım. Sonuçta; birbirlerini, ancak yokluklarında yerden yere vuran mimarların; açık, düzeyli, gerekçeli ve uygar bir eleştiri sistemi ve ortamı oluşturamadığını görmek beni şaşırttı. Tartışılamayanların, meslek kuralları ve etik çerçevesinde, uygarca konuşulabileceği açık ve özgür bir iletişimin kurulmasına biraz bile olsun katkı yapabildiğimi düşünerek avunuyorum. Yani kısaca: “kavga devam ediyor”.

Bunca hikayenin arasında, projelerden yapılardan çok az söz ettiğimin farkındayım. Ancak gerçek yaşamın; yani mimarlık ürünlerinin yanındaki-ardındaki ilişkiler sisteminin; beni mimari söylemden daha çok ilgilendirdiğini belirtmeliyim. Asıl aktarılması gereken deneyimlerin bunlar olduğunu düşünüyorum. Bu yaşam öyküleri, hiçbir okulda anlatılamıyor hiçbir platformda tartışılamıyor. " Meslek Bilgisi" isimli arkaik bir ders var ama, gerçek mimarlık ve mimarlardan oralarda söz bile edilemiyor. Benim ise zaman zaman sözünü ettiğim, önem verdiğim Etik kavram ve davranışlarının gelişimi ancak bu deneylerin tartışılması ile olabilir. Neyse, gene gerçek yaşama dönelim. Projeler ve yapılardan oluşan mimarlık dünyası ile uyum döneminin ilk yıllarını şantiyelerde geçirdim. Bugün de mezun olunca ne yapacağını bilemeyen tüm yeni mimarlara bunu öneririm. Urfa Atatürk Barajı şantiye yerleşiminde, Antalya, Kalkan’da kendi inşa ettiğim küçük otelde, sonra İstanbul’da kendi evimin yapımında; yapı malzemeleri, teknikleri, işçiler, ustalar, taşaronlar, belediyeler ile tanıştım. Bana göre, mimarlıkta geç kalmıştım, onlara göre ise yeniydim. Sözünü edebildiğim yapılar, 1980-2000 arasındaki yaklaşık yirmi yıllık bir dönemi kapsıyor. Aslında uzun soluklu bir meslek olan mimarlık için kısa bir dönem. Denediğim konkurların hiç birinde birincilik alamadım. Bunun ne anlama geldiğini düşününce, burada konkur yapmanın mimarlık yapmaktan epeyce değişik bir alan olduğunu görüyor ve artık çağrılı olduklarım dışında hiçbir yarışmaya katılmıyorum. Yapabildiğim birkaç proje ve yapı kendilerinden söz ettirdi, ulusal sergilerde ilgi çekti ve ödüller aldı.
Giderek daha çeşitli konularda, artan nicelik ve nitelikte işler yapabilmeye başladım. Şimdi yalnızca bütününü düşüncemle ve ellerimle denetleyebileceğim işleri yapmak istiyor ve seçebiliyorum. Büromuzun boyutu, bizi ticari veya “businessman” mimarlık yapmak zorunda bırakmayacak bir ölçekte. Bu tür işlerden olarak, ülkemize giderek daha yoğun biçimde gelen batılı mimarlık guruplarına hiç bir biçimde yerel taşaronluk yapılmaması gerektiğini, onlarla ancak eşit koşullu ilişkiler kurulması gerektiğini düşünüyorum.

OTUZ YILIN SONUNDA BENİM SONUÇLARIM: MİMARLIK YAPARKEN

Bir on yılı akademik yaşam çevrelerinde geçirilen otuz yıla yakın bir çalışma sürecinden sonra, değişen koşulların ve ilişki sistemlerinin de bilincine varınca; doğallıkla, insan, mesleği ile, işi ile ilişkisini bir kez daha sorguluyor ve onunla adı tam konmamış bir ilişki kuruyor. Bu ilişki irdelenip nereye varıldığı düşünülünce, ortaya, açıkçası biraz da idealize edilmiş bir davranış modeli, bir yöntem çıkıyor.


I. SORUYU SORGULAMAK
Mimari tasarımı, alelade bir biçimlendirme yapı üretme faaliyetinden daha öte bir anlama taşıyabilmek için; sağlam bir soruya, soruna dayandırmak yani doğru bir yanıt için doğru soruyu sormak gerekiyor. Gerektiğinde, daha ileri giderek, sorunun soruluş biçimini de sorgulayabilmeli. Çünkü bazen çözüm, öngörülenden daha kolay, daha yakında olabilir.
Çözümü bekleyenler, (mimarın işverenleri) her zaman, mimarın birikim düzeyinde olmayabilir, onunla aynı perspektifi paylaşmayabilir.
İşlevsel doğruları bulmak ve düzenleyebilmek için öncelikle anlamlı bir iş tanımı, bir program ile paralel olarak çalışmak, verili programı sorgulamak, yorumlamak, sayısallaştırmak, ölçmek, buna zaman ayırmak gerekiyor. Daha bu aşamada konulara uygun danışmanlarla çalışmak; gerekirse, mühendislik guruplarıyla tartışmak mimarlığın bilinen bir kuralı. Ancak, konu, özel bir eğitim tesisi, bir toplanma mekanı, bir çarşı, bir turizm yatırımı olabilir. Bunlar gibi karmaşık ilişkileri barındıracak konularda, deneyimli uzmanlarla birlikte programı ve programı oluşturan birimlerin nitelik ve donanımlarını tasarım sürecinde geri beslenebilir bir referans olarak geliştirmek hem ortak bilgi birikimimize hem de işin kendisine yararlı oluyor.
Zaman zaman, “Sorulmamış” sorulara da yanıt aramaya kalkışmak, bence mimarlığın önemli sorumluluğu. Sorulmamış soruları ve olası yanıtları, gereğinde medya araçlarını da kullanarak veya sivil toplum örgütleri ile de çalışarak toplumla paylaşmak gerektiğini düşünüyorum.


II. ANLAMI ARAMAK
Tasarımın “arka planını” oluşturan gerçek (bir) düşünce yapısını kurabilecek düzeyde, bilgi ile ve kültürel olgularla ilişkili, kaynaklarla alışveriş içinde olmak, mimarlığın sürekli beslenmesine katkıda bulunuyor.
Kanımca artık, üslup, stil, ekol, akım tartışmaları biraz arkaik kalıyor. Hele, bizimki gibi, çok ekolojili bir coğrafyada, güney ile kuzeyde, doğu ile batıda aynı yapıyı yapabilmek olası mı? Karmaşıklaşan sorunlar, çeşitlenen koşullar, bireyselleşen taleplerle de karşı karşıyayız bu çeşitlilik içinde. Mimarlığımız için davranış ve tepkilerimizi belirleyen; olsa olsa bir yaklaşım, tavır sürekliliğinden söz edilebilir.
Kaldı ki, sürekli gelişen bir düşünce yapısı ve üretim çizgisi; eleştiri-özeleştiri sistematiği, başka türlü yakalanamaz.
Ardında bilgi ve kültür birikimini de içeren özgün ama kurmaca olmayan bir söz arayışını sürdürebilmek, her yapıda özgün bir söz söyleyebilmek, bence temel bir sorun. Çağdaş dünyada ve mimarlıkta, bilginin-sözün-mesajın da bir işlev olduğunu savunuyorum. Ancak, düzeyli ve anlaşılabilir biçimde ifade edebilmek, yani alışıldık deyişle teori-pratik koşutluğunu kurabilmek koşulu ile. Sözün ve işin, bütünden ayrıntıya kadar sürekliliği ve iç tutarlılığının korunması için işe zaman zaman biraz da geriye çekilerek bakmak gerekiyor.
Sözün; merkez-çevre ilişkilerindeki marjinal konumumuzdan kaynaklanan etkilenmelere, alıntılara direnmesi ancak folklorikliğe de düşmeyen evrensel bir rekabet niteliğinin de aranması çok zor olmakla birlikte, peşine düştüğümüz bir çaba.


III. SİSTEM KURMAK
Tasarıma bir temel, bir altyapı oluşturmak üzere, sayısallaştırılabilen, yeniden üretilebilen ve bütünden ayrıntıya kadarki yapım süreçlerini de kapsayabilecek üç boyutlu modüler sistemleri neredeyse tüm işlerimizde aramışız. Esas modüler sistemi, strüktür, detay ve malzeme kullanımlarına kadar izleyebilmek üzere kuruyoruz. Kurulan modüler tram, konuya göre değişebilmesine karşın; özünde insan ölçeğine, konstrüksiyon ve malzeme boyutlanmalarına bağlı olarak belirleniyor.
Ancak bu sistem, kuruluş aşamalarından başlayarak, tasarımın ve çevrenin diğer girdileri ile çalışma sürecinde gelişip kuru ve yavan bir tekrardan uzaklaşıyor.
Temel yapım çizgilerinde insan ölçek ve alışkanlıklarına dayalı bir izlek kurmak, örneğin konut geleneğinin -en azından plan düzleminde- geleneksel çizgilerine yakın durmak, ancak biçimlendirme -ve üçüncü boyut- sürecinde yeni kavramlara, mekansal kurgulamalara açık olmak gerektiğini düşünüyorum.


IV. TASARIMDA TEMEL KURGU
Mimarlık faaliyetinin esas mantıksal kurgusu: İşlev-mekan-strüktür-kitle-ayrıntı-teknoloji-malzeme sürekliliği, bütünlüğü ve tutarlılığıdır. Bir formül olarak basit gözüken bu izlek hiç bir zaman, hiç bir yerde, bunca açıklığı ile öğretilemiyor. Kanımca, bir düşünce ve iş süreci olarak bu kadar kolay bir sistematiği bile benimsemek, bu doğrultuda alıştırmalar yapmak en azından, düzgün mimarlık için yeterli bir koşuldur.
Bu formülün tarafımızdan özelleştirilmiş, geliştirilmiş, içi doldurulmuş hali ise şöyle:
Kitlede-kabukta-yapımda: mekanik-strüktürel-ekonomik-kompakt davranmak; Mekanda: esnek-sökülebilir ve yeni tür kullanımlar için yeniden üretilebilir-şeffaf-aydınlık-zaman zaman doğayı da içselleştiren boşluklu çözümler aramak.
Burada, kabuğun işlevi yakın bir zar gibi örtmesinin riskli, zorlama ve gelecekteki yaşama tanınan esneklik şansını sınırlayıcı bir çaba olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle, zeminle katı bir ilişki kurmak, örtülendirmede ise olabildiğince hafif sistemler aramak daha doğru çözümler yaratıyor.
Yukarıdaki ögelerin eklemlenme mantığı ve tutarlılığını korumaya çalışırken; sakin, duru ve çağdaş bir mimari dil kullanmak, gevezelikten, biçimsel gösteriden kaçınmak da gerekiyor. Bu zamanla, bazı heveslerin de üstesinden gelerek kazanılan bir davranış ekonomisi.


V. ÜRETİM SÜREÇLERİNDE NİTELİK
Kimine göre, tasarım sürecini belirleyen izlek anlamlıdır. Yani, aslolan düşüncedir.
Kimine göre ise, ne pahasına olursa olsun, yapılabilmiş yapılardır önemli olan. Yani aslolan fiziksel gerçekliktir.
Bana göre ikisi de bir. Tasarımın gelişim süreci de, yapının oluşum süreci kadar önemlidir. Aslolan süreçlerdir yani.
Mimarlığın bir yapım faaliyeti (de) olduğu bilinci ile tüm bileşkelerini; yapım yöntemleri, teknikleri ve ayrıntılarını sonuna kadar çözmek, yapıyı bitirebilmek tartışmasız bir ilke olsa gerek. Söz çokluğunun, her zaman, düzgün bir biçimde işi bitirmeye yaramadığını görüyoruz. Gerektiği zaman, yapıyı yapabilme ve bitirebilme amacına dönük olarak teknolojik, bilişsel donanım ve insan kaynakları düzeylerinde donanmak, örgütlenmek, yenilenmek, bir “büronun” söz üretmek yanısıra önemli görevi olsa gerek. Yapım faaliyetinin diğer aktörleri ile; yükleniciler ile, taşaronlar ve yapı ustaları ile işin ölçeğine bağlı bir oranda ilişki kurabilmek önemli oluyor.
Tasarımın yapıya dönüşme sürecinde, üç önemli girdi var: İşe katılan bilgi, emek ve finansman. Mimar, bunlardan birinciyi denetleyebilir, üçüncü genellikle başkasının, işverenin katkısıdır. İkinci, yani emeğin yönlendirilmesi ise, eğer mimar uygulama organizasyonuna da katılıyor ise onun kontrolundadır. Ama, sadece mimar denetimindeki bilginin, doğru ve yeterli düzeyde kullanımı işin ekonomisini ve yapılabilirliğini doğrudan belirliyor.
Üretim süreç ve ilişkilerini, genellikle olumsuz etken olarak görülen imar koşullarını, yetkili organları sorgulamak ve gereğinde bu verileri, olabildiğince uzlaşmamak kararlılığı ile, ancak kamu yararına aykırı düşmemek koşulu ile zorlamak gerekiyor. Çözümler için, bazı durumlarda verili sınırların dışına çıkabilmek için çaba göstermek gerektiği gibi.
Kullanılan malzeme ve teknolojinin yetersiz kaldığı durumlarda araştırmacı, zorlayıcı olmak ve gerektiğinde, malzemenin yeni kullanımları için geliştirilmesine, dönüştürülmesine çalışmak da işin, ürünün niteliği için kaçınılmazdır.


VI. SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE ÇEVRE SORUMLULUĞU
Doğa insan ve toplumun ilişkilerine, ölçeklerine saygılı olmak, mimarlığın bilinen bir ilkesi. Yapım faaliyetini, çevreye güçlü ve aykırı bir damga vurma, bir gösteri fırsatı olarak değerlendirmekten kaçınmak gerekliği dönemimizdeki biçimlendirme özgürlüğü ve çoğulluğu içinde daha da önem kazanıyor.
Kentlerden kırlara, kuzeyden güneye çok ekolojili, hatta kırılgan ekolojili bir coğrafyada bulunduğumuzu gözönüne alarak davranmaya çalışıyoruz. Bir bölgenin dilini başka bir bölgeye taşımamak; yani bir yöreye ait yerel referansları, gösteri amaçlı olarak başka adreslere taşımaktan kaçınmak gerekiyor.
Yalnızca kentsel-toplumsal belleğe ve doğanın verilerine saygı duyan sınırlı bir ölçekte korumacı davranabilmek gerektiğini düşünüyorum.
Tarihsel çevresel bağlamla sık sık karşılaşıyoruz. Böyle durumlarda, yerel çözümleri tekrarlamak yerine, çevresel verilerin yerel ekolojiye, ekonomiye, bağlama duyarlılık ile sorgulanması ve yorumlanmasını içeren çözümler aramak gerekiyor.
Bugünün deyişi ile “sürdürülebilir” bir çevreyi oluşturmak, yalnızca cam-çelik kullanımı ile gerçekleştirilemiyor. İşin ve içinde bulunulan bağlamın sorgulanması ile özgün eko çözümler bulunabileceğini görüyoruz.
Tüketmeden dönüştürebilen modeller arayışı ile, çevreye minimal müdahalede bulunmak, geleceğin işlevlerine de uyum sağlayabilecek kabuklar oluşturabilmek çağdaş bir çevre anlayışımızın ögeleridir.


VII. METROPOLDE MİMARLIK: KENDİNDE BİR ETİK
Mimarlık ürününün eninde sonunda, bir işverenin (ve) toplumun kaynakları kullanılarak ortaya çıktığı, gene sonuçta kentsel-kamusal yaşama katıldığı bilinci ile, işverenle kullanıcı ile ve diğer toplumsal birimlerle olabildiğince açık dürüst ve sürekli bir ilişki kurmak; mimarlığın, bir yaşama biçimi olduğu düşüncesiyle davranabilmek, gerektiğinde işi seçebilmek; işine, kendine, meslek ahlakına saygılı etik davranışı geliştirebilmek ve koruyabilmek; medyatik olma çağında, çokça başvurulan yöntemlerden “işini sonradan doğrulama” (post-rasyonalizasyon) gayretinden uzak durmak, her işin kendine özgü bir etiği olduğunu önermek herhalde bunca yıllık süreçte en çok bağlı kaldığımız ilkelerimiz oldu.
Mimarlıkta, profesyonel yaşamda, bir başka deyişle reel mimarlıkta, işletme bilgisi, becerisi giderek daha çok önem kazanıyor. Beyaz kağıt üzerine kurşun kalemle; şantiye duvarına, kireç veya kiremitle tarifler yapmak bir beceri gösterisi ama artık yeterli değil. Sanal ortamda müthiş tasarımlar veya milyon byte’lık detaylar da yeterli değil. Bir çoğumuzun, MBA (iş idaresi-işletme) master’ları yok. ama yaşam dayatıyor. Şimdilerde, herhangi bir boyuttaki büroda, bu bilgilere gereksinme, azımsanmayacak denli büyük. Hele, sürekli “kriz”, “geçiş” yaşayan Türkiye’de!

Her yapım faaliyeti bir artı değer üretimi, dolayısıyla rant üretimi demektir. Mimarlık, bu nedenle toplumsal görevleri açısından bıçak üstünde bir meslek. Toplumsal, çevresel, tarihsel değerler karşısında etik sorumlulukları açısından daha duyarlı olmak zorunda mimar. Örneklerini çokça gördüğümüz skandal yapılar yapan mimarların, “ben yapmasam başkası yapardı, hem de daha kötü olurdu” savunmaları bu açıdan pek anlamlı gözükmüyor. Mimarlığın, bir çağdaş iş olarak üretildiği metropolü -burada, İstanbul’u- (benim özel kentim olarak İstanbul, yapılarımın çoğunu yaptığım İstanbul veya gerçek, tek metropolümüz olan İstanbul) daha iyi kavramak gerek.


VIII. İSTANBUL’DA
İstanbul, benim şehrim.
İstanbul’un, benim de tanık olduğum son elli yıllık değişim süreci; burada yaşayanların başlarına gelenleri değişik biçimlerde tanımlamalarıyla bile öykülendirilebilir.
1950’li yıllarda yaşadıkları sorunları, dönemin mizah dergilerinde de sık sık gündeme getirildiği gibi, masum bir biçimde Belediye hizmetlerinin aksaması ile açıklayan İstanbul halkı, giderek özellikle, seksenlerden sonra, başına gelenleri açıklamakta güçlük çeker konuma geldi. Bu şaşkınlığı ve tutarsızlığı, 2000’li yılların medyasının günlük metropol eklerinden izlemek olası. Zaten artık İstanbul halkından değil, İstanbul halklarından sözetmek gerek. Çünkü, atrık metropol üzerinde oynayan aktörler, bir hedef, amaç, kaygı bütünlüğünden uzak, farklı çıkar guruplarının temsilcileri konumundalar. Bu gerilimde, birinin kaybetmesi diğerine yarıyor. En basit örnek ile, metropolün bir bölgesinde elektrik kesilmesi, diğer kesimlerde voltajın normale çıkmasına, su kesilmesi, diğer musluklardan normal su akmasına yarıyor. Metropol üzerinde konuşup, atıp tutmadan önce, (ve metropol mimarlarını “global sermayenin dolar yiyen maşaları” olarak nitelemeden önce) metropolün fiziksel gelişiminin de belirleyicisi olan güçlerin savaşını veya daha bilimsel bir deyişle güçler dengesini algılamak zorundayız.

Ne olduğunu tartışmanın ve doğru düzgün kavrayabilmenin ne yararı var? Bir şey değişebilir mi?
Bilmiyorum, ne olduğunu anlarsak belki yalnızca rahat ederiz!
Bir mimar, yaşadığı kentten, çevreden sorumluluk duyuyorsa en azından durumu sorgulamalı, anlamalıdır.
Tüm dünyada metropol yaşamı pek kolay, pek rahat değildir, pahalıdır, risklidir. Ama çok kazandırır. Kazandırdığı, paradır, şöhrettir. Sevgi, huzur değil elbette. İnsan yaradılıştan mazoşist olmadığına göre, metropollerde toplanırken bir bildiği vardır. Ama bizim biricik metropolümüz, görünürde doğal gelişimine terkedilmiş metropolümüz kadar acılısı da az bulunur. Tabi diğer çevre ülkelerinin metropollerinin, Delhi’nin, Karakas’ın, Meksiko’nun da hakkını yemeyelim.
Bunun bize özgü bir nedeni mi var acaba diye düşünürken, iki zorlu sürecin, iki ciddi tarihsel dönüşümün üstüste düştüğünü görüyoruz İstanbul’da. İşte bu ögeler, sonucu belirleyici oluyor:
Kırsallığın (ya da kırsallıktan yeni kopuşun) göçebe/geçici davranışları ile
Metropolitenliğin hızla kazanmak için acımasızca tüketme davranışları.
Bunlara bir de süreci kavrayamayan veya daha kötümser bir yorumla süreçten hızla sebeplenen bireylerin ve yönetimlerin bilinçsizliği veya tepkisizliği eklenince İstanbul tam bir kaoskent’e dönüşüyor.
Aslında tarihsel bağlam da bu ikili yıpranmayı destekliyor. İmparatorlukların başkenti “kozmo-polis”, uluslararası metropoliten “kozmopolit”e dönüşüyor.
Yakınmaları ve İstanbul mimarlarını eleştirmeyi bir kenara koyup, yukarıda önerdiğim biçimde tepkileri analiz etmek daha ilginç. Bu tepkiler bozulmanın değil, değişimin yarattığı tedirginlik ve uyumsuzluk ile açıklanmalı. Bir tür modernleşme karşısında kendini iyi hissedememe!

Kendine güvenen çağdaş bir mimarlığın (mimarın?) başedemeyeceği bir durum değil yani…